[ Yazım Kuralları | Editörler | Dergi Hakkında | İçindekiler | Arşiv | Yayın Arama | Ana Sayfa | E-Posta ]
 Bilim, Eğitim ve Düşünce Dergisi
Eylül 2002, Cilt 2, Sayı 3, Sayfa(lar) 05
[ PDF ] [ Yazara E-Posta ] [ Editöre E-Posta ] [ Yorumlar ]
Yök Düzeninde Bilimsel Etik Anlayışı
Prof.Dr. Kayhan Kantarlı
Ege Üniversitesi Fen Fakğltesi Fizik Bölümü 35100 Bornova-İzmir
 
Ülkemizde bilimsel sahtecilikler ve önlenmesi konusundaki yetki ve sorumluluklar yasa ve yönetmelikle Üniversitelere ve Yükseköğretim Kuruluna(YÖK) verilmiş durumdadır. Ancak, bilimsel etiğin üniversitelerimizde “duyarlılık gösterilmesi ve tartışılması gereken bir konu” olarak ortaya konup çözümler arandığı pek söylenemez. Bunun nedeni herhalde üniversitelerimizde etik sorunların hiç yaşanmaması değildir.

Üniversitelerimizde çok sayıda bilimsel yanıltma ve aşırmacılık olayı olduğu bilinmesine karşın, yöneticiler bunların ortaya çıkmaması ve örtbas edilmesi için büyük çaba sarfettiklerinden, kamu oyuna yansımış bilimsel sahtecilik ve yanıltma örneği son derece azdır.

Buna rağmen kamuoyuna malolmuş ve uzun yıllar tartışılarak sonunda mahkemelik olmuş bir bilimsel etik olayı son derece düşündürücüdür. Bu olay çoğunuzun bildiği gibi, 1981 de kurulan YÖK’ün ilk başkanı ile ilgilidir. Olay ilk olarak yıllar önce, bir suikast sonucu kaybettiğimiz, yeri doldurulamayacak araştırmacı yazar Uğur Mumcu tarafından kanıtlarıyla birlikte kamuoyuna açıklanmıştı.

Uğur Mumcu’nun açıklamasında, zamanın YÖK Başkanının “Annenin Kitabı” isimli çocuk eğitimi kitabında Amerikalı bilimci Benjamin Spock’un “Bebek ve Çocuk” isimli kitabından aynen alınmış çok sayıda bölüm bulunduğunu fakat Spock’un kitabının hiçbir şekilde kaynak olarak gösterilmediğini ortaya koymuştu.

Yıllar sonra TÜBA Etik Kurulu, söz konusu kitabı inceleyerek Ocak 1998 tarihli raporunda “kitapta büyük ölçüde aşırma yapıldığı” saptamasını yapmıştı. TÜBA üyesi Prof.Dr.Hasan Yazıcı 11 Kasım 2000 tarihli Milliyet gazetesinde yayınlanan “Önce Doğramacı Yargılanmalı” başlıklı yazısında, TÜBA Etik Kurulunun incelemesine dayanarak söz konusu kitabı, “aşırma” olarak niteledi.

Prof.Doğramacı, Prof.Yazıcının bu yazısı üzerine 20 Milyar TL tutarında manevi tazminat davası açtı [1]. Basındaki bilgilere göre, tartışmalı bilirkişi raporları sonucunda davayı kazandı. Davanın bu günlerde temyiz aşamasında olduğu biliniyor.

Tam bu noktada sizlere Dr.Spock’un eşinin Profesör Doğramacıya gönderdiği, basında da yer alan mektuptan bazı pasajlar okumak isterim. Mektubun bir kopyası bilgilendirmek için , Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi(CBT) Editörü sayın Orhan Bursalı’ya da gönderilmiş ve derginin 2001 yılındaki bir sayısında yayınlanmıştır [2]

Mektup özetle şöyle. “...Sizin, eşimin artık bir klasik olmuş “Bebek ve Çocuk Bakımı” adlı kitabından fütursuzca ve defalarca aşırmalar yaptığınızı hayret ve üzüntü ile öğrendim. Ülkenizin saygın gazetecilerinden Uğur Mumcu’nun 1980 li yıllarda bu konuyu kamuoyuna duyurmasından sonra da ahlak dışı bu davranışınızı sürdürmüş olmanız, üzüntü ve hayal kırıklığımı iyice arttırdı.

...Ortaya konan belgeler açık seçik aşırma örnekleri içermektedir. Onursuz bir davranış olmasının ve insan haklarına saldırı niteliği taşımasının yanı sıra aşırma, çağdaş uygarlığın temelini oluşturan özgün düşünceye de karşıdır.

Birey hakları ve akıldan yana durmasıyla tüm dünyada ün yapmış bir büyük adamın mirasçısı ve eşi olarak sizi, Türk halkından ve benim aracılığımla eşim Dr.Spock’tan özür dilemeye davet ediyorum.Esas olarak sizden temel isteğim dürüstçe bir özür dileme. Böyle bir özür dileme, gerek ülkenizde gerekse ülkemde, bundan böyle benzer uygunsuz davranışlara yeltenecek olan yazarlara uyarı olacak, örnek oluşturacaktır. Yine inanıyorum ki, önerdiğim bu basit ve “dürüstçe” girişim, tüm dünyada, fikir mülkiyeti kapsamında birey haklarını koruma çabasına ölçülemez bir katkıda bulunacaktır.”

Herhangibir yoruma gerek olmadığını sanıyorum. Mektup yükseköğretim sistemimizin acınacak halini açıkça sergilemiş durumda.

Geçtiğimiz yılın sonlarında kamuoyuna yansımış ve günlerce tartışılmış olan bir başka anlamlı örnek de İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof.Dr.Kemal Alemdaroğlu hakkındaki iddialardır. Söz konusu iddialarda, “Laparoskopik Cerrahi” isimli kitabın, Prof. Alemdaroğlu’nun yazdığı iki bölüm de dahil olmak üzere, yabancı bir kitaptan yapılmış aşırmalarla dolu olduğu ve bu kitaba kaynaklar arasında yer verilmediği öne sürülmüştü [3].

Bildiğiniz gibi, bu iddialar karşısında Prof.Alemdaroğlu ve YÖK sessiz kaldı. Basında günlerce süren tartışmalara karşın, rektörlük seçimi kazanan Prof.Alemdaroğlu, kitap hakkında herhangibir incelemeye gerek görülmeden, yeniden rektörlüğe atandı. Kitabın editörlüğünü yapan öğretim üyesi ise yaptığı açıklamalarda, sanki derlemelerde kaynak göstermemek bir etik ihlali değilmiş, yada kitap ücretsiz dağıtılınca etik ihlali söz konusu olmazmış gibi, “kitabın, ücretsiz olarak cerrahi uzman ve öğrencilerine dağıtılan teknik bir derleme olduğunu, iddiaların rektörlük seçimleri sırasındaki karalama kampanyasının ürünü olduğunu” belirterek herkesi şaşırtmıştı [4]. Bu iki örnek, bana göre YÖK sistemi üniversitelerinin bilimsel etik anlayışını çok açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Eğer bir ülkede yükseköğretimden sorumlu YÖK Başkanı ve Rektör gibi üst yöneticiler, etik kurallara uyma konusunda, isimleri bilimsel etik ihlali davalarına karışacak kadar duyarsız davranıyorlarsa “bu ülkede bilimsel etiği kim koruyacak?” sorusunu sormamak olanaksızdır.Bu durum şu ünlü özdeyişi akla getiriyor ”et kokarsa tuzlarsın, ya tuz kokarsa?..“

Şimdi YÖK sisteminin bilimsel etik anlayışıyışına biraz daha yakından bakmaya çalışalım.

Önce şunu belirtmeliyiz ki YÖK yasası ile birlikte getirilen uygulamalarda akademik yükseltmelerin, esas olarak yayın niteliğine değil de yayın sayısına bağlanmasından sonra ülkemiz adresli bilimsel makale sayısı önemli miktarda artmıştır. Bu sevindirici bir gelişmedir. Ancak yayın sayısındaki bu artışa paralel olarak Rektörlüklere ve YÖK’e bildirilen bilimsel sahtecilik sayısında da önemli artışlar olduğu bir gerçektir.

Türkiye Bilimler Akademisi’nin(TÜBA), 1994 de kuruluşundan itibaren bilimsel etiği birinci derecede önemli bir sorun kabul ederek, bu konuda yoğun çalışmalara girişip raporlar hazırlaması ve belirlediği bilimsel etik ilkelerini yalnızca üniversitelere değil kamuoyuna da açıklamak gereğini duyması[4], aslında, bilimsel etik dışı davranışların üniversite çevrecelerinde adeta hoşgörüyle karşılanarak görmezden gelinmesine karşı, sorumlulukla yapılmış bir anımsatma yada uyarıdır.

Bilimsel yayınlardaki aşırma ve sahtecilik oranının önlem alınmasını gerektirecek kadar artması üzerine, ilgili kurumlar da harekete geçerek bazı önlemler almaya başlamışlardır.

Bunlardan biri, Üniversite Öğretim Elemanları Disiplin Yönetmeliği’nde daha önce bilimsel sahtecilik eylemi konusunda hiçbir bir yaptırım yokken YÖK’ün, 1998 yılında yaptığı değişiklikle bu yönetmelikteki “meslekten atılma” cezası gerektiren eylemler arasına bilimsel sahteciliği de sokan bir fıkra eklemesidir [5].

Getirilen ikinci önlem ise, Üniversiteler Arası Kurul’un(ÜAK) Eylül 2000 de yürürlüğe koyduğu yeni Doçentlik Sınav Yönetmeliği’ne, doçent adayları hakkındaki bilimsel sahtecilik iddialarını inceleyecek bir “Etik Komisyonu” maddesi eklemesidir [6].

Son olarak da TÜBİTAK 2001 yılında bir “Araştırma ve Yayın Etiği Kurulu” oluşturmuş ve bu kurulun çalışma esalarını tespit ederek yürürlüğe koymuştur [7].

Bu önlemler bilimsel etiğe sahip çıkılması yönünden son derece sevindirici olmakla birlikte aynı zamanda, üniversitelerde rastlanan bilimsel sahtecilik ve yanıltma eylemlerinin son yıllarda ne kadar artmış ve yaygınlaşmış olduğunu gösteren önemli kanıtlardır.

ÖNLEMLERİN ETKİSİ VE CAYDIRICILIĞI YÖK SİSTEMİ YÖNETİCİLERİNİN SORUMLULUK ANLAYIŞINA BAĞLIDIR

Bilimsel etik kuralların dışına çıkanların artması üzerine getirilen azımsanamayacak bunca önlemin, bilimsel yanıltma ve sahtecilik girişiminde bulunmaya kalkışacak olanlar için caydırıcı bir etki yaratması herşeyden önce bu önlem ve yaptırımların sağlıklı olarak uygulanmasını gerektirir.

Ancak bu noktada YÖK sisteminin işleyişinden ve çarpık bilimsel etik anlayışından kaynaklanan önemli bir sorun vardır. Bu sorunun, bilimsel etik konusunda alınan her türlü önlemin caydırıcılık etkisini zaafa uğratacağı açıktır.

Hiç şüphesiz TÜBA, en üst düzeyde bağımsız bir bilim kurulu olarak bilimsel etik konusunda üzerine düşen görevi tam anlamıyla yapmış,düzenlediği etkinlikler, hazırladığı raporlar ve kamuoyu duyurularıyla bilimsel etik bilinci oluştumaya büyük çaba harcamıştır. Bu çalışmaların sonucu olarak da evrensel bilim etiğini ilkelerini ilan etmiştir. Şimdiki yasal durumda TÜBA’nın üniversitelerdeki bilimsel sahtecilik olaylarını soruşturma ve yaptırım uygulama görev ve yetkisi yoktur.

TÜBA’nın bu saygın çalışmalarının ülkemiz bilimi açısından başarıya ulaşması, ilan edilen bilimsel etik ilkelerinin en başta araştırmacılar olmak üzere, YÖK ve üniversite yöneticileri tarafından benimsenmesine bağlıdır.

ÜAK’un Eylül 2000 de yürürlüğe giren yeni Doçentlik Sınav Yönetmeliğine, doçent adayları hakkındaki iddiaları inceleyecek bir “Etik Komisyonu” maddesi eklemesi de önemli bir önlemdir. Ancak bilimsel etik sorununun sadece doçent adaylarıyla sınırlı tutulması ve yaptırımların tanımlanmaması açısından son derece yetersizdir.Uygulamada, kanıtlanan bilimsel sahtecilikler için hangi kuruluş tarafından ne yaptırım uygulanacağının açıkça belirtilmemiş olması büyük bir eksikliktir.Tek yaptırım aracı, saptanan bilimsel sahteciliğin doçent adayının üniversitesine ve YÖK’e bildirilerek disiplin yönetmeliğine göre işlem yapmalarını beklemektir.Yani ÜAK’un getirdiği bu önlemin etkinliği de ilgili üniversite yöneticileri ve YÖK’ün bilimsel etik konusundaki sorumluluk bilincine bağlıdır.

TÜBİTAK Araştırma ve Yayın Etiği Kurulu’nun kurulması TÜBİTAK ile proje desteği, araştırma bursu, ödüller ve kurumun dergilerinde yayınlanan makaleler açısından ilişkisi olanlar için, geç kalınmış olsa da son derece yerinde bir önlemdir. TÜBİTAK Araştırma ve Yayın Etiği Kurulunun çalışma esaslarında, etiğe aykırı davranışların neler olduğu açıkça tanımlanmış ve bilimsel etiği çiğneyen yazar ve araştırmacılara kurumca uygulanacak yaptırımlar belirtilmiştir.

TÜBİTAK gibi ülkemizin üst düzeyde bir bilim kurumunun kendi bünyesinde yeni kurduğu bu etik kurulunun tarafsız ve sağlıklı bir şekilde çalışacağından endişe edilmemesi gerekir.

TÜBİTAK Araştırma ve Yayın Etiği Kurulunun çalışma esaslarında ayrıca “bu kurulun saptağı ve yaptırım uyguladığı etik dışı davranışların ilgili araştırmacının bağlı olduğu üniversite yada araştırma kurumuna bildirileceği” de yazılmıştır. TÜBİTAK’ın uygulayacağı yaptırımların, bu kurumla ilişkisi olsun yada olmasın, bilimsel etkinliklerinde sahteciliğe teşebbüs edecek herkes için caydırıcı bir etki yaratabilmesi gerekir. Böyle bir etki ise, ancak ilgili üniversitenin de TÜBİTAK tarafından bilimsel etiği çiğnediği bildirilen kişiler hakkında soruşturma açıp kendi disiplin yönetmeliğini uygulamasıyla sağlanabilir.

Görüldüğü gibi, gerek TÜBA’nın bilimsel etik normlarını açıklamış olmasının, gerekse ÜAK ile TÜBİTAK’ın bilimsel etiği koruma ve bilimsel etik bilincini yaygınlaştırma amacıyla aldıkları önlemlerin etkin ve caydırıcı olabilmesi her şeyden önce, üniversite yöneticileri ve YÖK’ün tüm bu ilke ve önlemlere sahip çıkmasına ve bilimsel etiği çiğnediği kanıtlananlara kendi yönetmeliklerindeki yaptırımları kararlılıkla uygulamasına bağlıdır.

Evrensel bilim ve ahlak normları, bilimsel etiğe en başta bölüm başkanı, dekan , rektör ve YÖK başkanı gibi akademik yöneticilerin sahip çıkmasını gerektirir. Fakat ne yazık ki, bazı üniversite yöneticileri ile YÖK Başkanlığı, bilimsel etiğe aykırı eylemler karşısında evrensel bilim ve ahlak normlarını hiçe sayan bir tutum izlemektedirler. Bu nedenlerle çeşitli bilim kuruluşları tarafından bilimsel etiği korumak için alınan önlemlerin etkin olacağını söylemek oldukça zordur.

YETKİLER KÖTÜYE KULLANILMAKTADIR

Bilimsel aşırmacılık olaylarının yaşandığı bazı üniversitelerin yöneticileri ve YÖK Başkanlığı, ortaya çıkarılan kanıtlanmış bilimsel sahtecilik eylemlerini hukuk dışı işlemlerle örtbas etmeye girişmekte ve yok göstermeye çalışmaktadırlar.

Bu, bir iddia yada karalama değil, bir gerçektir. Bu gerçeğin en önemli kanıtı, bilimsel makalelelerde yapılan sahteciliklerin, dergilerin editörleri tarafından hakemlerine inceletildikten sonra, aynı dergilerde yayınlanarak bilimsel olarak doğrulanmış olmasıdır [8-9].

YÖK ve ilgili üniversite yöneticileri, yazarları tarafından yanıtlanamayan bu yayınları, kendi üniversitelerinde gerçekleşmiş aşırmacılık örnekleri olarak yalnızca seyretmekte, hiçbir işlem yapmamaktadırlar. Bu durum, sadece söz konusu bilimsel sahteciliklerin birer gerçek olduğunu değil, yöneticilerin bu sahtecilikleri örtbas etmeye çalışarak yetkilerini kötüye kullandıklarını da kanıtlamaktadır.

Üniversite yöneticilerinin ortaya çıkarılan kanıtlanmış bilimsel sahtecilik eylemlerini YÖK Başkanlığının bilgisi dahilinde örtbas etmeye çalışmasının, bir başka kanıtı da, üniversitelerin ve YÖK’ün, bilimsel sahtecilik eylemleri karşısındaki tutumlarını sergileyen haber ve makaleler karşısında sesizliği tercih etmesidir.

Örneğin, son yıllarda Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi başta olmak üzere basında YÖK’ün üniversitelerdeki bilimsel sahtecilikleri örtbas etmeye ve zaman aşımına uğratmaya çalışmasını şiddetle eleştiren haber, makale ve yazılar çıkmaktadır [10-15]. Fakat ne YÖK Başkanlığı ne de ilgili üniversite Rektörleri bunlar karşısında aksini savunan bir açıklama yapamamakta, sadece susmaktadırlar. Fakat biliyorsunuz, “sükut ikrardan gelir(susmak, kabullenmek demektir)” atasözü herhalde boşuna söylenmemiştir.

Yetkiler o denli sorumsuzca kötüye kullanılmaktadır ki, bilimsel sahtecilik dosyasının ön inceleme için dosyada adı geçenlerin arkadaşı olan kişilere gönderilmesi, eyleme karışanlardan birim yöneticisi olanlar varsa onların bu görevi sürdürmelerine izin verilmesi, aynı kişilerin haklarındaki inceleme tamamlanmadan ve aklanmadan fakülte üst yönetiminde önemli görevlere, örneğin dekan yardımcılığına atanarak haklarındaki suç dosyasını ele geçirmelerine göz yumulması ve bu şekilde aylarca sürüncemede bırakılan incelemenin sonucunu etkilemelerine, kısacası olayı örtbas etmeye çalışmalarına bilerek fırsat tanınması gibi hukuku ayaklar altına alan işlemler son derece olağan sayılmaktadır [16].

Daha da acısı, oyalama ve yok gösterme süreci devam ederken, bilimsel sahtecilikleri geçekleştirenlerin ilan edilen kadrolarda akademik olarak yükseltilmesiyle skandal, bilim adına utanç verici bir rezalete dönüşmektedir. Etik suçu işleyenler bu akademik yükseltmelerle sanki aklanmışlar gibi gösterilmeye çalışılmakta, YÖK bu rezalete de ses çıkarmamaktadır. Böyle giderse bilimsel sahtecilik yapanların, yakında daha üst makam ve görevlere atandığını görmek hiç de şaşırtıcı olmayacaktır. Bu noktada, sayın Orhan Bursalı’nın Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi’ndeki bir baş yazısında yaptığı “... aşırmacı bir öğretim üyesinin ülkemizde her şey olma şansı vardır...” saptamasına[15] hak vermemek olanaksızdır.

TÜBA tarafından ilan edilen evrensel bilim etiği ilkelerinden birinde aynen “Bilim insanı, akademik yaşamındaki öğretim, yönetim ve akademik değerlendirmelere ilişkin görevlerde bilimsel liyakati temel ölçüt kabul eder, temel etik kurallarını çiğneyemez ve bu kuralların çiğnenmesine göz yumamaz. Eğitimin eksik verilmesi, kopyacılık, akademik ilerleme ve ödül jürilerinde bilimsel liyakat ölçütlerinin dışına çıkmak, kişileri kayırmak ve benzer davranışlar kabul edilemez. ” diye yazmaktadır.

Bu ilkenin anlamı, yalnızca sahtecilik yaparak bilimsel etik kurallarını çiğneyenler değil, bu kuralların çiğnenmesine göz yuman ve görevlerinde bilimsel liyakatı temel ölçüt kabul etmeyip, bilimsel etiği açık bir biçimde çiğneyenleri koruyan Bölüm Başkanı, Dekan, Rektör ve YÖK Başkanı gibi yöneticiler de evrensel bilim ahlakı normlarını hiçe sayıyor ve bilime ihanet ediyorlar demektir.

SONUÇ

Sonuç olarak, bazı üniversite yöneticileri ortaya çıkarılan kanıtlanmış bilimsel sahtecilikleri YÖK Başkanlığının bilgisi dahilinde örtbas etmeye ve yok göstermeye çalışmaktadırlar. Bu durum söz konusu yöneticiler açısından hem bilimsel ahlak normlarını bilerek çiğnemeleri hemde yasal yetkilerini kötüye kullanmaları anlamına gelir. Ülkemiz biliminin daha fazla zarar görmememesi için, bir skandal olarak değerlendirilebilecek bu duruma bir an önce son verilmelidir.

Yöneticilerin, yalnızca bilimsel etiği çiğneyenleri korumak ve kanıtlanmış etik dışı eylemleri örtbas etmeye çalışmakla kalmayıp bu kişileri bir de “YÖK Başkanının bilgisi dahilinde üst akdemik ünvanlara yükseltmek” gibi bir skandala, etik değerlere ve hukuka saygılı hiçbir ülkede izin verilemez. O ülkelerde yetkilerini kötüye kullanıp bilime ihanet eden ve kanıtlanmış bilimsel sahtecilikleri örtbas etmeye uğraşan yöneticiler, ya yaptıkları ortaya çıkınca dürüstçe istifa ederler, yada görevden alınarak yaptıklarının hesabını vermekle karşı karşıya bırakılırlar. Bilim ahlakı ilkeleri evrenseldir. Hiçbir ülkede, akademik yöneticilerin bilimsel etiğe uymamama gibi bir özgürlüğü ve dokunulmazlığı olamaz. Ülkemizde bunun tamamen tersi bir anlayış hüküm sürdükçe, uygar bir batı ülkesi olma iddiamızın hiç bir inandırıcılığı olamayacaktır.

Kaynaklar

1) CBT,no.745,10 (2001)

2) Bursalı O., CBT, no.769, 3 (2001)

3) CBT, no.767, 11 (2001)

4) www.tuba.gov.tr

5) Hatiboğlu, M.T., Yükseköğretim Mevzuatı, 3.baskı, s.149. Selvi Yayınları, Ankara (1999)

6) www.yok.gov.tr/uak/menu/doc_sin_yon.html

7) www.tubitak.gov.tr/tr/birimler/tubitak_hakkinda/etikt_n.html

8) Kantarlı,K., Czech.J.Phys.51, 615 (2001)

9) Kantarlı,K., Acta Phys. Pol. A, 925 (2001)

10) Orhan Bursalı, CBT 574/3 (1998)

11) Murat Bardakçı, Hürriyet Gazetesi, s.13 ,2 Mayıs 1999

12) İlhan, M., CBT, 677/21 (11 Mart 2000)

13) Bursalı,O., CBT , no.759, 3 (2001)

14) Öztürk, M.O., CBT, no. 767, 12 ( 2001)

15) Bursalı, O., CBT, no.770, 3 (2001)

16) Kantarlı, K., CBT, no.751, 16 (2001)

[ Başa Dön ] [ PDF ] [ Yazara E-Posta ] [ Editöre E-Posta ] [ Yorumlar ]
[ Yazım Kuralları | Editörler | Dergi Hakkında | İçindekiler | Arşiv | Yayın Arama | Ana Sayfa | E-Posta ]


tarafından geliştirilmiştir