[ Yazım Kuralları | Editörler | Dergi Hakkında | İçindekiler | Arşiv | Yayın Arama | Ana Sayfa | E-Posta ]
 Bilim, Eğitim ve Düşünce Dergisi
Mart 2006, Cilt 6, Sayı 1, Sayfa(lar)
[ PDF ] [ Editöre E-Posta ] [ Yorumlar ]
Tıp ve Felsefe
Sibel Öztürk GÜNTÖRE
 
Bu çalışmayı yapmakla iki dipsiz kuyuya taş atmış oluyoruz.Tıp ve felsefe. İki ayrı disiplin, iki ayrı uzmanlık alanı kuşkusuz. Genellikle bu tür çalışmalar yapılırken tanımlamalara girişilir. Biz bu tür keskin tanımlamalardan özenle kaçınıp bu iki disiplin arasında bir takım gelgitler yaşayarak aralarındaki şaşırtıcı yakınlığa ve uzak düşüşe ucundan bucağından sokulmayı hedefliyoruz. Amaç biraz sorgulamak, biraz düşünmek, biraz unuttuğumuz bilgilerimizi tazelemek ve en önemlisi belki de, felsefe hakkında söz söylemek ve felsefeye ilişkin bir takım yanlışları ortaya koyabilmek....

Bu çalışmaya başlarken önce bir sözcük araştırması yapma gereği doğdu. Hekim ve hakim. Hekim sözcüğünün, hakim sözcüğünün arapçada inceltilmiş hali olarak telaffuz edilip kullanıldığını görmek olanaklı. Bu her iki isim aslında hikmet sözcüğünden türemiş durumdadırlar. Hikmet, sözcük anlamı olarak bilinmeyen nokta, gizli, bilinmeyen ve felsefe, olarak Türkçe açıklamasını almış. Hakimin açıklaması da, çok tedbirli, çok bilgili, feylesof ve hekim olarak yapılmış. Görülüyor ki, filozof ve hekim ( doktor ) Arapça’da ve dolayısıyla bizim kullandığımız dilde adeta bir eş anlamlılık göstermekte. Bunun felsefe ve tıp tarihindeki en belirgin ve bilinen örneği de İbni Sina ( 980-1037 ). Felsefede bir otorite olduğu için hakim, aynı zamanda da döneminin önemli bir tıp bilgini olduğu için de hekim diye anılmaktadır. İbni Sina sahip olduğu şöhreti bir bakıma bu iki alan arasında kurduğu bağlantıya borçludur denebilir.

“Önce teşhis sonra tedavi” diyen İbni Sina için felsefe ve tıp arasında sadece mahiyet farkı vardır. Antik çağın ünlü filozoflarından Aristoteles ( 384-322 ) bir hekimin oğludur. Onun için de insan bedeni bir soru konusudur. Bu büyük filozof canlılar sorununu ele alışıyla bugünkü biyoloji felsefesine de kaynaklık eder. Bütün bir ortaçağı da mantık dizgesinin etkisi altında tutan Aristoteles' in düşünceleri döneminin ve etkisinde kalan bilim adamlarının ve hekimlerin de yol göstericisi olmuştur. İnsan bedeninde ilk yaşayan ve son ölen organın kalp olduğu saptaması, döneminde kabul görmüş bir düşüncedir. Prof. Dr. Nihat Keklik bir çalışmasında bir arap hekim ve filozofu olan İshak Ibn Huneyn ( ölümü 911) ‘nin "Tabiplerin ve Filozofların Tarihi " adlı yapıtında filozofların aynı zamanda tabip, tabip olanların da aynı zamanda filozof olduğunu ifade ettiğini belirtmektedir.

Görüldüğü gibi, daha önce ayırdına varsak da varmasak da tıp ve felsefe arasında belki de tahmin ettiğimizden daha çok yakınlık bulunmakta. Bunu daha net görebilmek için tıp tarihine bir göz gezdirmek yeterli olacaktır.

Her şeyden önce vurgulamamız gereken nokta tıbbın da felsefenin de konusunun insan ve yaşam olmasıdır. Her iki çalışma alanı özünde insana ve yaşama ilişkindir. Soruları, arayışları, işlerlikleri hep bu ana konunun uzanımlarıdır.Tıp için insan yaşamı daha doğrusu insanın sağlıklı yaşamı erek ise de pratikde direkt olarak insan sağlığını hedefliyorsa da buna varabilmesi de bir takım doğru soruların sorulması ve verilen yanıtların bir eleştiri çalışmasına gereksinimi doğmaktadır.

Tarihsel süreç içinde ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından sonra tıp bilimi bugünkü şeklini kazanmaya başlayıp bilgilerini eskiden olduğu gibi din ve felsefeden değil , deneysel bilgilere dayandırarak ilerlemektedir. Bu arada unutmamak gerekir ki, tıp sadece bir bilim değildir. Bir sanattır. Bir teknik uygulanım alanıdır ve aynı zamanda sosyal ve kültürel yanları da olan bir çalışmadır.

Bütün bilimlerin anası olduğu kabul edilen felsefenin tıp gibi insanı ve yaşamını soru konusu edinen bir gerçeklikten uzak olduğunu düşünmek olanaksızdır.

Şimdi kuşbakışı olarak tıp tarihine bir göz atalım, bilgilerimizi tazelemek adına.

Eski Yunan devrine gelene kadar tıp , dini bir görünüm sergiler. Bu konudaki ilk bilgileri ( milattan önce 3000 yıllarından daha öncelerine giden) Mısırlılardan günümüze kalan papirüslerden ve Mezopotamyalılardan kalan kil tabletlerden öğrenebiliyoruz. Bu kaynaklara bakınca tıp ile ilgilenen kişiler o dönemin din adamları. Sihir ile büyü ile hastalıklara derman aranmakta. Hastaya çağırılan sihirbaz ya da büyücü , o dönemin hekimi.

Yeryüzünde hastalık insanlık tarihi kadar eski. O dönemin insanı doğa karşısında hayli zayıf ve korkular içinde. Sığındığı ilkel inancın koşutluğunda , hastalık gibi bir anomali ile karşılaşınca , sığınacağı da inancı doğrultusunda en yetkin kişi. Dini inanç ile hastalık arasında sıkı bağlantılar olmasının yanı sıra Mısır da hastalık ve yaşama ilişkin rasyonel yaklaşımlarla da karşılaşmaktayız. Mısırlılar için ölüm de yaşam gibi doğal. Her ne kadar anatomi bilgileri zayıfsa da cerrahide gelişme kaydetmiş durumdalar. Kırık ve çıkık tedavisinde alçı kullanmayı biliyor, cerrahide dikiş usulünden yararlandıklarını, dişçilikde de ayrı bir uzmanlık başarısı gösterdiklerine rastlıyoruz. Mısırlılar için yaşamsal merkez kalp olmakla birlikte hekimler yine de ruhban sınıfın üyeleri olmaktaydı, tıpkı Mezopotamyalılarda olduğu gibi. Her iki kültürde de önemli olan insanın gereksinimlerini karşılamak olduğu için, o dönemin kaygısı tamamen pratiğe yönelikti. Sadece bu kaygılar matematiğin, astronominin ve tıbbın gelişme sebebi olmuştur. Bilimi bilim için yapmak, ya da başka türlü söyleyecek olursak, teorik kaygı eski Yunan ( yaklaşık M.Ö. 700 civarında) düşün dünyası ile başlamakta. Çünkü felsefe felsefe olarak, mitolojiden bağımsız olarak varlık göstermekte. Sorulan sorular biçim değiştirmekte, pratik kaygılar geri plana gitmekte ve bilimsel düşüncenin tohumları atılmakta. Bugünkü bilim, doğa felsefecileri ile ilk adımını atmış olmaktadır... İnsanın bilme ve kavrama arzusu felsefenin ve bilimin ana sebebidir.

Buna koşut olarak da tıp bilimsel kimliğinin ilk adımını atmış olur. Hippokrates ile birlikte tıp tanrıların etkisinden kurtulup bilimsel kimliğine bürünmeye başlamıştır.

Hippokrates M.Ö beşinci yüzyılın sonlarında tıp okulunu, tıp bilimini, tıp teknik ve sanatını kuran ilk Yunanlı olarak tarihte yerini alır.

Eski Yunan ' da hastalık doğa üstü bir olay olarak görülmeyip, hastalıklara rasyonel ve bilimsel açıdan yaklaşıldı. Eski Yunan ' da bir esnaf olarak kabul edilen hekim, usta çırak ilişkisi içinde yetişiyordu diyor bazı tıp tarihi kaynakları.

Felsefe ile sistematik düşünmeye başlayan insanın tıbba yaklaşımı da farklı olacaktı elbet. Bunda da etkin olan disiplin kuşkusuz felsefe olmaktadır. Bugünkü bilimin gelişme noktası felsefe olup da bu denli insana dönük, insana ilişik çalışma alanı olan tıp, nasıl felsefeden uzak düşebilir ki?

M.S. 130 - 201 tarihleri arasında yaşamış Bergamalı Galen, tıp ve felsefe alanında çalışmalar yapmış ve tıbbi ekoller ve yöntemler arasında bir sentez kurmayı başararak teorilerini “Doğa boşuna hiçbir şey yapmaz.”( Aristoteles etkisi ) İlkesiyle hazırlamıştır. Tıp tarihinin önemli bir kimliğidir Galen. Galen veya Galenos ' un tıbbındaki felsefi teori ruhun bütün vücuda yaygın bir töz olduğu şeklindeydi. Bunu söylerken atomcu filozofların mekanist görüşüne karşılık veriyordu. Tıp tarihinde hayli önemli ve derin izler bırakan bir tıp adamının çalışmalarını sürdürürken ne denli felsefe ile içiçe olduğunun bir örneğidir de aynı zamanda.

Tıp tarihi çok ünlü filozof hekimlerle doludur. Bunlara birkaç örnek verecek olursak, 9 uncu yüzyılın son yarısında kimyayı tıbba uygulayan Razi, "Tıp Ansiklopedisi" adlı yapıtıyla tanınan bir filozof hekimdir.

13 üncü yüzyılda" Külliyat-fıt-tıb " adlı kitabıyla fizyoloji ve psikolojide kendisinin doğrudan doğruya Aristoteles' in peşinden giden bir bilgin olduğunu açıklayan Ibn –ün Rüşd bir diğer örnektir. Farabi ( 870- 950 ) Aristoteles felsefesini benimseyen değerli bir hekimdir.

Antik çağın ünlü filozoflarından aynı zamanda da büyük bir hekim olarak anılan Empedokles ( yaklaşık M.Ö. 492-432 ), tıbbi olaylarda hava, ateş, su ve toprak gibi dört elementin olduğunu ve organizmada da kan, balgam, sarı safra ve kara safra gibi dört esaslı sıvının olduğunu söyleyerek bu sıvıların da sırasıyla kalp, beyin, karaciğer ve dalaktan kaynak aldığını belirtmiştir. Empedokles' in bu teorisi Hippokrates' in kitaplarında geçtiği gibi Aristoteles ve Galen ' in geliştirdikleri ve ortaçağ ve sonraki yüzyıllara uzanan bir teori olduğu bilinmektedir.

Ortaçağın ikinci yarısından sonra hekimler modern anlamda bir bilim adamı portresi çizmekten hayli uzaktılar. Ama ortaçağ , hastane yapımında gelişme kaydetmiş bir dönemdir ve doktor ünvanının ortaya çıktığı bir dönemdir de.

Ünlü düşünür J. J. Rousseau (1712-1778 )’nun çocuk sağlığı konusunda önemli etkileri olmuştur. Örnek verecek olursak kundaklama yönteminin kaldırılmasında etkisi olmuştur denir.

Tıp tarihi içinde gezinirken 18 inci yüzyılda gelişen koruyucu tıbbın gelişmesinde felsefi düşüncelerin etkisi olduğu söylenir.

Tıp tarihine yaptığımız bu üstün körü ve kısa gezintiden anladığımız geçmiş yüzyıllarda tıp ile felsefenin ne denli içiçe olduğu, birbirlerinin gelişmelerinde ne denli etkin rol oynadıklarıdır.

Felsefe tarihine şöylesine bir bakış attığımızda bütün bilimlerin başlangıcı olan felsefenin bir süre sonra pozitiv bilimlerin uzmanlaşması ve kendi içlerinde yetkinleşmeleriyle bazılarınca değerden düşmüş gözüyle bakılarak bir kenara itilmiş boş konuşma ya da spekülasyon değerlendirilmelerine maruz kalmışsa da hangi alana elimizi uzatırsak uzatalım felsefe ile karşılaşmamız kaçınılmaz olmaktadır .İster bilim dünyasından ister sıradan insan, bir gün bir yerde felsefe ile karşılaşır, ister bilinçli isterse bilinçsiz. Çünkü felsefe teknik anlamının dışında en insana özgü olandır ve insanın içindeki gizil gücüdür.

Çağdaş düşünürlerden Russell (1872-1970 ) “....bilgelikle birleşmeyen kudret tehlikelidir ve çağımız için gerekli olan şey de bilgiden çok bilgeliktir....” der.

Reichenbach ( 1891-1953), “...seçkin bir filozof aynı zamanda da bir bilim adamıdır...” diyerek felsefeye yapılan haksızlığa bir gönderme yapar. Ona göre, felsefe bilgi üreten bir bilimdir.

Günümüz bilim adamının belki de her zamankinden daha çok felsefeye gereksinimi vardır.

Felsefenin soruları ve eleştirileri, didiklemeleri olmadan bilim nasıl yol bulabilir ki kendine?

Felsefeyi bir güzel sözler manzumesi olarak düşünmek, bir takım ideolojilerin yatağı diye görmek, inançsızlığın kalesi diye bağnazca yaklaşmak metafizik gerçeklerin alanı diye görmek ya da düşüncelerin ya da düşünürlerin savaş alanı diye görmek demek felsefenin ne olduğu daha da kötüsü ne olmadığını bilmemek demektir. Hele hele bilim ile içiçe yaşayıp da felsefeye hiç sokulmamak bilim yaptığını sananların da bir açmazıdır aslında. Bugün bir üst dil olarak bir gereksemedir felsefe, özellikle de bilim adamı için.

Tıp eski yunan sonrasında ve hele ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından sonra tamamen bilim kaynaklı olduktan sonra felsefenin kazandırdığı disipline arkasını dönemeyecek kadar felsefe ile içiçedir, Çünkü felsefe bir dildir. Soru sormaktır. Kavramların önünü, arkasını, içini görmektir. Eleştiridir. Yorumların bir üst yorumudur. Bilimsel düşüncenin vazgeçilmez koşulları olan yaratıcı düşünce ve imge ve eleştirel düşünme felsefe disiplini olmadan nasıl başarı sağlar? Burada bilim felsefesi ile ilgilenen bir düşünürün bir makalesinden bir alıntı yaparak bilim kafasının vazgeçilmez gerekleri olan iki özelliğin bir hekimde nasıl örneklendiğini görelim. Düşünürümüz şöyle demektedir: “İmgesel tahmin ve eleştirisel deneyim diye belirlediğimiz bilimsel düşünme biçimi, hastasını iyileştirmeye çalışan bir hekimin yaklaşımında bulunmaktadır.” Bir hekim bütün bilimsel donanımına, teknik gelişmelerin getirdiği kolaylıklara, tüm somut saydığımız verilere dayanarak teşhisini koymaya çalışırken bir takım tahminler yürütmek, kendince yorumlar yapmak, teknik ve bilimsel donanımının birkaç adım ötesine geçmek, olasılıkları değerlendirirken sorularını sormak, eleştirmek biraz da sağduyusunu işin içine katmak durumundadır. Bütün bunları yaparken yararlandığı, sadece edindiği bilgiler değil, kişisel düşün yetisini ne kadar kullandığıdır da ..... Bunu geliştirmenin bir koşulu da felsefenin insana özellikle de bir bilim adamına ne ölçüde yardımcı olabileceğini görebilmektir.

Düşünen insan, konuşan insan başarısını verdiği yanıtlardan ziyade sorduğu sorulara borçludur. Bu sorulardır bilimi ve konumuz olan tıbbı bugünkü noktaya getiren ve bundan sonrasına da götürecek olan. Doğru soruları sormak bir disiplin gerektirir. Bu disiplini de felsefe sağlar. Öyle ya da böyle bilim ile uğraşan, konusu insan ve yaşam olan her çalışma alanı eninde sonunda felsefeye bulaşmak durumundadır.

Felsefeye bulaşmak demek bir filozoflar tarihçesini bilmek ya da felsefe tarihi uzmanı olmak anlamında değildir elbet.

İnsan aklının, değerlendirme gücünün, soyut düşünüşünün, merakının ve önünde aciz kaldığı doğaya egemen olma hırsının koşutluğunda bilme ve kavrama arzusuyla her bir uzanışında felsefeyi bulurken, yaşamda sağlıkla ayakta kalmanın mücadelesini de doğaya karşı verirken de tıbbı yanıbaşında vazgeçilmezi olarak bulacaktır.

Tarihsel süreç içinde felsefeden daha önce öyle veya böyle varlık gösteren tıp, felsefenin olanak tanıdığı bilimsel gelişmelerin içinde ve koşutluğunda yürürken tıpkı diğer bilim alanlarında olduğu gibi felsefeye gereksinim duyacaktır, ister bir bilim adamı olarak, ister insanlara adanmış bir meslek olarak olsun .... insana ve yaşama hatta ölüme bu denli yakın olan tıbbın felsefeden çok uzak düşmesi entelektüel anlamda bile olanaksız görülüyor. İnsan yaşamına giren her şey de felsefeye konu olduğuna göre felsefenin de tıptan uzak kalması da olanaksız oluyor. Bilim felsefeye felsefe bilime gerekmekteyken hele...

Sibel Öztürk Güntöre

                                                                                                                                                                   15. 11. 2000

*2 Ocak 2001 tarihinde İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde sayın Prof.Dr. HAKAN ŞENTÜRK 'ün önerisiyle gerçekleştirilen bir seminer çalışması metnidir. Konu başlığı , sayın Şentürk tarafından belirlenmiştir. Kendisine teşekkürü bir borç bilmekteyim.

** Vehbi Hacıkadiroğlu Armağanı, Felsefe Tartışmaları, Everest Yayınları 2002, sayfa 451.

Not: Özne Felsefe ve Sanat Seçkisinde de okuyucusuyla buluşmuş olan bu metin daha sonra, 2005 yılında, kitaplaşmış bir çalışmadır. Nobel Kitapevi ( ADANA ).

[ Başa Dön ] [ PDF ] [ Editöre E-Posta ] [ Yorumlar ]
[ Yazım Kuralları | Editörler | Dergi Hakkında | İçindekiler | Arşiv | Yayın Arama | Ana Sayfa | E-Posta ]


tarafından geliştirilmiştir