[ Yazım Kuralları | Editörler | Dergi Hakkında | İçindekiler | Arşiv | Yayın Arama | Ana Sayfa | E-Posta ]
 Bilim, Eğitim ve Düşünce Dergisi
Mart 2006, Cilt 6, Sayı 1, Sayfa(lar)
[ PDF ] [ Editöre E-Posta ] [ Yorumlar ]
Max Weber’in Metodolojik Yöntem Analizi
Demokaan DEMİREL
 
Max Weber’in Metodolojik Yöntem Analizi

ÖZET

Max Weber modern sosyolojinin kurucularından biridir. Geleneksel bürokrasi kuramının öncüsüdür. Metodolojik yöntemini bilimsel ilkeler temelinde açıklamıştır. İdeal tip analiziyle yorumlayıcı bir sosyoloji metodu geliştirmiştir. Sosyal bilimlerde nesnellik ve değer tarafsızlığının önünü açmıştır. Protestan ahlâkın hakim olduğu ülkelerde kapitalist sistemin refahı sağladığını ileri sürmektedir. Siyaseti ve bilimi belli nitelikteki kişilerin görev alacağı kişisel bir uzmanlık alanı olarak görmüştür. Bu çalışma, Weber’in sosyal bilimler alanındaki metodolojik yöntemini ve sosyal olaylara bakış açısını analiz etmektedir.

Türkçe Anahtar Kelimeler: Sosyal Eylem, İdeal Tip, Nesnellik, Protestan Ahlâk, Olgu/Değer Sorunu

Max Weber’s Metodological System Analyse

ABSTRACT

Max Weber is one of those who founded modern sociology. He is the pioneer of traditional bureaucracy theory. He explained his metodological system on the basis of scientific principles. He developed a sociology method which based on explanation with his ideal type analyses. He led to objectivity and neutrality of value in the social sciences. He claimed that the capitalist system provided welfare in the countries where the protestant morals is a dominant factor. He perceives that politics and science are individual speciality field where the persons who have specific quality work in. This study analyses Weber’s metodological system and his point of view to social events in the social sciences field.

Keywords : Social Action, Ideal Type, Objectivity, Protestant Morals, The Problem of Fact/Value

GİRİŞ

1864 – 1920 yılları arasında yaşamış ünlü Alman düşünürü ve Sosyologu Max Weber, Alman siyasi ve fikri hayatının odak noktası olan bir ülkede doğmuştur. Babası politikayla yakından ilgili bir insan aile dostları Alman fikir hayatının mümtaz şahsiyetleri, akrabaları ise insan bilimlerinde şöhret sahibi kişilerdir.

Weber’in gençliği, bugün kullandığımız sosyal bilimin temellerinin şekillendiği bir deneydi. Weber, sosyolojiye önemli katkılar sağlamıştır, bir bilim olarak sosyolojinin genel kavramsal çevresini çizmiş ve tutarlı bir sosyal bilimler felsefesi geliştirilmiştir.

Weber’in büyük önemi, onun Emile Durkheim’la birlikte ayrı ve bağımsız bir disiplin olarak modern sosyolojinin kurucusu olmasından kaynaklanmaktadır. O, sosyal bilimlere felsefi bir temel, sosyolojiye kavramsal bir çerçeve kazandırmıştır. Başka bir deyişle, Weber bir bilim olarak sosyolojinin genel kavramsal çerçevesini en iyi bir biçimde koyduğu, tutarlı bir sosyal bilimler felsefesi geliştirdiği ve nihayet, modern endüstri toplumunun temel özelliklerini sağlam bir biçimde kavrayıp ifade ettiği için modern sosyolojinin kurucusu olarak bilinir.

Zira Durkheim’in sosyoloji bilimini kurma, sosyolojiyi iyi temellendirme teşebbüsü, zamanın pozitivizmine dayandığı halde, entelektüel gelişimi Windelband ve Rickert’in de içinde yer aldığı yeni Kantçı gelenek içinde gerçekleşmiş Weber, öncellikle sosyolojinin insan davranışlarıyla ilgili olarak, doğa bilimlerininkine benzer genel-geçer yasalara ulaşılamayacağını iddia etmiştir.

Bu çalışmanın amacı, Weber’in sosyal bilimlere ilişkin metodunun ortaya koymakla birlikte din, siyaset ve bilim eksenindeki düşüncelerini incelemek ve sosyolojiye ilişkin yaklaşımını belirlemektir.

1. SOSYOLOJİNİN TEMEL KAVRAMLARI

Weber, her şeyden önce sosyolojinin insan davranışlarıyla ilgili olarak, doğa bilimlerinkine benzer genel geçer yasalara ulaşamayacağını, toplumların evrim niteliği taşıyan bir gelişmeyi doğrulayıp temellendirmeyeceğini öne sürmüştür (CEVİZCİ, 1997).

Bu çerçeve içinde öncellikle, pozitivizme karşı tavır alan Weber’in sosyolojisini büyük oranda sınıf çatışmalarının toplumun gelişmesinde temel dinamik süreci biçimlendirdiği şeklindeki Marksist genellemeye hücumun oluşturduğu söylenebilir (GIDDENS,1999). Yani Weber’in sosyolojisi, bir yandan evrimci pozitivizme ve diğer yandan da dogmatik Marksizm’e tepki olarak ortaya çıkmıştır.

Weber’in tanımına göre; Marksizm ekonomik bir determinizm biçimi, düşünce tarzları ile ekonomik çıkarlar arasında kesin bir işlevsel ilişki bulunduğu savını ileri süren bir teoriydi: Fikirler ister dinsel ister ekonomik olsun, özerkliğin izinin bile görülmediği basit gölge fenomenlerdi. İnsan özneler kurucu bir rol oynadıkları gibi tarihsel evrim geçiren bir bütünün pasif nesneleriydi (SWINGEWOOD, 1998).

Max Weber toplumsal yaşamın anlaşılmasında etkisi altında kaldığı Marx’tan toplumsal sınıfların analizinde de ayrılmaktadır. Ona göre; sınıf sadece iktisadi düzen içinde geçerli olan düzenin bir bölümüdür. Marx için sınıf, topluluğun şeklini veren toplum analizinin temel ölçüdür. Weber için ise; sınıf topluluk içinde gelişebilecek birkaç grup tipinin yalnızca biridir. Weber, insan ilişkilerini belirleyen nedenlerin yalnızca ekonomik çıkarlar olmadığı ve insanları birbirine bağlayan gerçek bağların da ekonomik kökenli olmadığı görüşleriyle Marx’tan ayrılır. Bu yaklaşımıyla Weber tarihin materyalist açıklamasını reddeder. Sınıf çatışmalarına Marx’ın verdiği değerler daha da önemlidir (http://www.askaptan.4mg.com, 2.04.2004).

Weber sosyolojinin temel kavramlarını açıklarken 3 alt konuya yer verir:

1. 1. Sosyoloji ve Toplumsal Eylemin Tanımı
Sosyoloji, akışı ve etkilerinin rasgele bir açıklamasına varmak için toplumsal eylemin yorumlayıcı bir şekilde anlaşılmasına çalışan bir bilimdir. Sosyoloji, ampirik süreçlerin, tür kavramların ve genelleştirilmiş tek şekillerini oluşturmaya çalışır. (Diğer taraftan tarih, belirli olaylar, eylemler veya kişiliklerin sıradan analiziyle ilgilenir). Eylem hareket eden bireyin sübjektif anlam yüklediği insan davranışıdır. Açık olarak veya içe dönük ve sübjektif olabilir.

Eylemde bulunan bireylerin buna yüklediği sübjektif anlamdan dolayı, diğerlerinin davranışlarını hesaba kattığında ve bu suretle rehberlik edildiğinde eylem sosyaldir.

Sosyal eylem, diğerlerinin geçmiş, şimdiki veya tahmin edilen gelecekteki davranışlarına yöneltilebilir. Diğerleri, belirli insanlar veya belirsiz çoğulluklar olabilir.

Her eylem toplumsal değildir: Diğerlerinin davranışına yönlendirilmezse, sosyal değildir. Ayrıca sadece bir grup insanın (kalabalık eylem) katıldığı veya diğerlerinin taklitçilerinden etkilenen eylem de toplumsal değildir. Eylem diğerlerinin eylemiyle hâlâ anlamsal olarak belirlenemezken, diğerlerinin davranışlarıyla rasgele belirlenebilir. Moda veya geleneksel olduğundan veya sosyal ayrıma sebep olduğundan dolayı senin yaptığını yaparsam, bu anlam taşır. Açıkçası bu konu karmaşıktır. Ama kavramsal bir ayrım yapmak önemlidir.

1. 2. Sosyal Eylemin Oryantasyon Tarzları
Sosyal eylem tek şekilliliği yaygın olan, sıklıkla aynı birey tarafından tekrarlanan veya eş zamanlı olarak bir çok birey tarafından gerçekleştirilen ve aynı eylemcilere atfedilebilir sübjektif bir anlama karşılık gelen eylemdir.

Teamül, olası gerçek uygulaması ile belirlendiğinden, sosyal eylemin oryantasyonunda bir tek şekillilik ihtimaldir. Sosyal eyleme ilişkin modele uymak için icra edilir. Adet, eylemin gerçek performansının uzun bir alışkanlığa dayandığı bir kullanımdır. Uygunsuzluk harici olarak teyit edilebilir.

Eylem, eylemci kendi çıkarlarına göre hareket ederse de tek şekilli olabilir. Tek şekillilik, davranışa benzer uzak beklentiler için eylemcilerin tamamen rasyonel eylemleriyle belirlendiği sürece devam ederler.

1.3. Oryantasyon Tarzıyla Tanımlanan Sosyal Eylem Türleri

1. 3. 1. Ayrı bireysel amaçlar sistemi için rasyonel oryantasyon
Bireyler, bu düşünceler diğer mutlak değerlerle ilişki halinde olabilmesine karşın, hem araçlar hem de amaçlar arasında seçim yapabilir ve karar verebilir.

1. 3. 2. Tamamen kendisi için ve dışarıdan başarı umutlarından bağımsız mutlak değerde bilinçli inancı içeren, bir mutlak değer için rasyonel oryantasyon
Bu tür oryantasyonda mutlak değerler her zaman mantıksız bulunur.

1. 3. 3. Etkisel Oryantasyon
Bu, bazı istisnalar içeren eylemdir.Uyarıcılar için kontrolsüz tepki ise, anlamlı değildir…. gri alanlar.

1. 3. 4. Geleneksel Oryantasyon
Bu, şiddetli taklitse, anlamlı değildir…………...gri alanlar (ssrl.urhicago.edu,12.04.2004).

2. ÖNGÖRÜ ve SOSYAL BİLİM

Metodolojik argümanlarla başlayan bu çalışma Weber’in şu iddiasını benimsemektedir: (WEBER:1946,153).

“ Hiçbir bilim önceden farz edilen şeylerden mutlak bir şekilde özgür değildir ve hiçbir bilim bu önceden farz edilenleri reddeden insanlar için kendi temel değerini ispat edemez.

Ampirik bir gerçeğin her tanımı farz edilenlerden kaçamaz. Tarihsel bir belgeden alınan basit bir metin parçası bile belgenin yazarının öngörüşünü yansıtır. Önceden farz etmenin olmadığı hiçbir tanım yoktur. Bu çalışmalar “tarihsel gerçeklikle ilgili bilgilerin nesnel gerçeklerin önceden farz edilmemiş bir kopyası olabileceği veya olması gerektiği” varsayımını reddederler” (WEBER, 1949:82).

Önceden farz etme bilimsel yollarla ispatlanamaz, “sadece yaşama yönelik asıl konumuza göre reddedilmemiz veya kabul etmemiz gereken asıl konuma referansla yorumlanabilir” (WEBER,1946:143). Önceden farz etme, bir inanç veya metodoloji ile ilgili tartışmalar her bir sosyoloji öğrencisinin kendine ait olarak önceden farz ettiği farklı görüşler, değerler ve inançlar arasındaki savaştır. Bu suretle nesnel olarak geçerli bir metodoloji yoktur. Analizin hangi öngörüler, inanışlar ve değer fikirler üzerine dayandırıldığı metodolojinin önemli konusudur. Bir metodun önceden farz edilmesi değer-tarafsız olamaz. “Her metodoloji, belirli değer-fikirlerin önemini ve anlamını, yani değer yargılı amaçları ve hedefleri, önceden farz eder (ABAKUMA, http://www.ne.jp.,10.03.2004).”

3- WEBER’İN YORULAYICI (ANLAYICI) SOSYOLOJİ ANLAYIŞI

İki tür anlama vardır:

1- Belirli bir eylemciye verilmiş somut bir durumda gerçekte var olan anlam veya belirli bir çok eylemciye atfedilen ortalama veya yaklaşık anlam ve

2-Verilmiş bir eylem türünde farazi eylemciye (eylemcilere) yüklenen teorik olarak algılanmış saf sübjektif anlam türleri (ideal tür gibi).

Anlamlı eylem ve tepkisel davranış arasındaki çizgide sübjektif anlam belirsizdir.

Anlamı anlamanın esası ya rasyonel (mantıksal veya matematiksel-nesneleri açık entelektüel kavrama) ya da duygusal olarak etkili veya sanatsal olarak takdir gören (eylemin geçtiği duygusal bağlamı kavradığımız uygun katılıma rağmen) bir çerçevede olabilir.

İdeal tip analizinin amaçları için, kavramsal olarak ve saf rasyonel eylem türünden sapma olarak mantıksız (irrasyonel) eylemi verilmiş bir amacın rasyonel izlenmesi şeklindeki görüş açısından ele almak uygundur.

Bu analitik açıdan açık (anlaşılabilir) tür ampirik gerçeklikle karşılaştırılamaz, ve bu, gerçekte eylemin mantıksız faktörlerden nasıl etkilendiğini konusunu anlamamızı sağlar.

İdeal tip ne kadar keskin ve kesin olursa (ve böylece daha soyut ve gerçekçi olmayan) terminolojiyi açıklamada, sınıflandırmaları ve hipotezleri oluşturmada o kadar faydalı olur.1

Bazı olaylar sübjektif anlamdan yoksundur. Bu nesne ile ilgili anlaşılır olan şey onun araçlar ve amaçlarla ilgili rolünde insan eylemi ile olan ilişkisidir, ki bu eylemcilerin bilincinde olduğunu söylediği ve eylemlerini yönlendirdiği bir ilişkidir. Bu ilişkiyi kuramazsanız (Örneğin; engelleme veya olumlu koşul), ilgilendiğimiz anlamda anlamlı değildir.

İki tür anlam vardır:

1-Verilmiş bir eylemin sübjektif anlamının doğrudan gözlemsel anlaşılması; (Örneğin, sana bağırmaya başlarsam, benim bağırmadan dolayı mantıksız duygusal tepkimi doğrudan gözlemleyebilirsin).

2- Açıklayıcı Anlama; Güdüyü veya bir bireye belirli bir durumda belirli bir şeyi yaptıranın ne olduğunu anlarız. Eylemin sübjektif anlamı ile ilgilendiğimizden, gerçekleştiği yerde anlam kompleksine bir eylem yerleştirmeliyiz.

Güdü;Eylem ve/veya gözlemci için sorun olan tavır için yeterli bir zemin olarak görülen sübjektif anlam karmaşasıdır.

Bir çok durumda, gerçek eylem ifade edilmemiş yarı-bilinçlilik veya aslında sübjektif anlamın bilinçsizliği durumunda devam eder. İdeal anlam türü durum, anlamın tamamen bilinçli ve açık olduğu yerdedir. Bu gerçekte çok nadir olur.

Anlam düzeyinde yeterlilik; Karşılıklı ilişkilerinden bileşen parçaları “tipik” anlam karmaşası olarak anlaşıldığından uygun davranış seyrinin sübjektif yorumlamasıdır. Örneğin; mevcut hesaplama ve düşünme normlarımıza göre, aritmetiksel bir problem için doğru çözüm.

Rasgele yeterlilik; Bunun her zaman gerçekten aynı şekilde olacağına dair bir olasılık vardır. Örneğin, deneyde doğrulamış genelleştirmeye göre, aritmetiksel problem için doğru veya yanlış bir çözüm olacağına dair istatistiksel olasılık. A’nın B’yi izleyeceği bir olasılığın olduğunu belirleyebilmeye bağlıdır.

Sübjektif olarak anlaşılabilir eylem, sadece bir veya daha çok bireysel insanın davranışı olarak vardır. Örneğin, durumlar bireylerin belli eylemlerinin sonuçlarıdır. Eylemde bulunan kolektif bir kişilik gibi şeyler yoktur. Bu kolektif varlıklarla ilgili kavramlar, bireylerin akıllarında anlamlara sahiptir, ve bu nedenle eylemciler varmışlar veya var olmaları gerekliymiş gibi onlara yönlendirilirler.

Fonksiyonel analiz sosyoloji için iyi bir başlangıç noktasıdır. Hayatta kalmak için ve ayrıca kültürel bir türün korunması ve sosyal eylemin ilgili tarzları için ne tür eylemin fonksiyonel olarak gerekli olduğunu bilmemiz gerekir. Bileşimde bulunan bireyler için eylemlerin sübjektif anlamı ile ilgileniriz. “Öyleyse her şeyden önce durumun meydana geldiği anda bu durumda bireysel üyeleri ve katılımcıları karar vermeye ve liderlik etmeye neyin yönlendirdiği ilginç bir sorudur (ssrl.urhicago.edu,12.04.2004).”

“Anlama yöntemi, sosyal bilimlerin doğa bilimlerinin pozitivist anlama yöntemiyle bağdaşamayacağını vurgulamaktadır. Weber’in gözünde bu durum, sosyal bilimlerin doğa bilimlerine adeta bir üstünlüğünü de teşkil etmektedir” (Vergin, 2003: 163-164).

Weber “yorumlayıcı anlama”ya açıklayıcı veya güdüsel anlama ve gözlemsel (veya doğrudan) anlama arasında bir ayrım yapmak suretiyle varmaktadır. Örneğin; birisi 2*2=4 gibi bir önerme yazdığında biz bunun anlamını hiç düşünmeden doğrudan gördüğümüz gibi algılar ve anlarız. Aynı şekilde sinirli bir insanı da doğrudan gözlemleyerek sinirli olduğunu anlayabiliriz. Fakat açıklayıcı anlama bu doğrudan anlaşılan eylemin arasındaki güdülerin bilgisiyle ilgilidir.

Weber anlam düzeyinde yeterli olma talebinin karşılanabilmesi için, güdüsel örüntünün rasyonel olduğunun gösterilebilmesi gerektiğini ileri sürmektedir.

Weber rasyonel eylem hakkında iki örnek vermektedir: “Birincisi mantıksal (veya matematiksel) bir tezin ileri sürülmesi örneğidir. Burada sonucun, öncüllerin tümdengelimsel bir metotla çıkarsandığını görürüz . İkincisi de belirli bir hedefe ulaşmada en etkin aracın seçimiyle ilgili olan eylemdir. Her iki olayda da rasyonel anlamaya sahip olduğumuz söylenebilir (http://www.askaptan.4mg.com, 2.04.2004).”

Weber, ilgilendiği toplumsal konularda kavramları anlamak ve açıklamak için temelde iki yöntem kullanılmaktadır:

1- İdeal tip analizi
2- Tarihi tip analiz

Weber’e göre; toplumsal yapının anlaşılabilmesi bu yapının belirli özelliklerinin bilinmesine bağlıdır. Sözgelimi, bürokrasinin toplumsal bir olgu olarak ne olduğunun anlaşılabilmesi için onu diğer olgulardan ayıran özellikler ve temel karakteristikleri saptanmalıdır. Bu anlayış kurgusunda Weber böylece karşılaştırmalı bir temel üzerinde bir “ideal tip” formunu geliştirir ve onun ayırt edici özelliklerine vurgu yapar. Weber bu ideal tipler olarak adlandırdığı kurgulardan hareketle insan gerçeğine varmayı amaçlar. Ancak bu ideal tipler gerçek değildir. Fakat gerçekle ilişkileri vardır. O bir ortalama durum, bir varsayım veya gerçeğin bir tasviri değil; deneysel, keyfi ve ütopya niteliğinde bir özellik taşıyan tiptir.

Weber ideal tipler olarak sosyal ilişki tipleri, grup tipleri, iktidar, din, uygarlık tipleri önerir. “İdeal tipler” normatif birer emsal değildir elbet. Bunlar bizim “yeterince nedeni olan” “nesnel olarak olası” ve böylece “nomolojik2 bilgimiz” ışığında nedensel olarak “yeterli” olduğunu tasarladığımız “ilişkilerin saf kurgularıdır.” “İç bağlantılarıyla, nedenleriyle ve önemleriyle somut kültür fenomenleri” hakkında bilgi edinmemiz sağlamaları ölçüsünde “ideal tipler” birer biliş vasıtası olarak değerlidir (WEBER, 1904:22-87).”

Weber’in ideal tipi, belli başlı üç işleve sahiptir: Birincisi, “ideal tip” daha kapsamlı nedensel analiz stratejisiyle birlikte yorumlama sürecindeki aşamaları dile getirir. İkinci ve daha özgül olarak, yorumcuların tikel eylemlerde ya da metinlerde bulunduğunu kabul ettikleri anlam ilişkilerini dile getirmelerini sağlar. Weber’e göre, bir anlam bağıntısı hakkındaki akla yakın bir açıklama, eylem dünyasında geçerli bir açıklamanın açık ama yetersiz bir koşuluydu.

Üçüncü ve son olarak, “ideal-tipik” yaklaşım, eylemlerin ve inançların yorumlanmasında araştırmacının oynadığı aktif rolü vurgular.

“Bu yaklaşım, yorumlayıcı süreci araştırmacıların kavramsal dünyasıyla anlamaya çalıştıkları failler ve metinler arasındaki karmaşık bir etkileşim olarak tasvir eder. Weber bireysel eylemlerden ve olay teklerinden daha fazlasıyla uğraşmıştır. İdeal tipin tipik bir özelliği de, geliştirdiği karmaşık argümanların karşı olgusal-iddialardan daha fazla olmasıdır (RINGER, 2003:158-159).”

Weber daha sonra, diğer bir teknik olarak benimsediği olay ve olguların tarihi analizi üzerinde durur. Çünkü sosyal bilimler, toplumsal eylemlerin özgül tarihsel ortamlarıyla birlikte anlaşılması ve nedensel açıklamalarının yapılmasına ilgi duyar. Örneğin; bürokrasinin ortaya çıkış nedenleri bazı tarihsel olaylarda gizlidir ve bundan dolayı bürokrasinin ortaya çıkış nedenlerini bu olaylarda aramak gerekir.

Weber metodolojik denemelerini ise, bir felsefe olarak değil, kendi pratikleri üstüne düşünme çabasındaki bir kültür ve toplum bilimleri pratisyeni olarak yazdı. Epistemolojik sorunlara herhangi bir ilgi duyduğunu inkâr eden Weber, daha genel olarak da tüm teknik felsefi sorunları, eğitimli “mantıkçılara”, öncelikle de Simmel, Windelband ve Rickert’e bırakmayı önerdi. Ona göre, metodolojik analiz “felsefi” spekülasyonların muğlak bir tipinden korunmayı sağlasa da ciddi tözsel çalışmanın yerini tutmazdı kesinlikle. Metodolojiye artan bir ilgi göstermek, ancak tarihsel ve toplumsal incelemelerde araştırmalara ilham veren ilgilerde ve perspektiflerde değişimler meydana geldiğinde makul karşılanabilirdi. “ Weber kendi konumunun bütün bir çerçevesi açısından Rickert’i izlemiştir. Rickert gibi Weber de ampirik disiplinlerin nesneli uyarınca bölünmelerini, yanı sıra fiziksel ile psişik arasına ya da “doğa” ile “zihin” arasında çizilen sınırı reddetti. Rickert’den daha tutarlı bir şekilde, beşeri disiplinlerin doğa bilimleriyle kökten karşıtlı içersinde tanımlama ayartısından kaçındı (RINGER, 2003:61).”

Simmel’in terminolojisiyle Weber nomolojik bilimleri gerçeklilikle uğraşan disiplinlerden ayırdı. Alman tarih okulu mensuplarının bile gerçekliğin evrensel yasalarda oluşan bir sistemde tam olarak türetilebileceğine inanmış olabileceklerinden kuşkulandı. Weber’e göre, “ Toplum bilimleri dahil olmak üzere tarihte ve kültür incelemelerinde olayları yasalara indirgemek, bu bölgede değişim yasalarının doğa bölgesindeki değişimde daha az bağlı olduğu için değil, toplumsal yasaların bilgisi toplumsal gerçekliğin bilgisi olmadığı için ve toplumsal gerçekliğin taşıdığı değer öncelikle bizim bilişsel istemlerimize bağımlı olduğu için, büyük ölçüde anlamsızdır (WEBER, 1903: 3-5,12-13; 1904: 171-172, 180; 1907: 321-332).”

Tarihçinin tipik bir şekilde tikel olayları vurgulayışını tartışarak işe başlamayı, ama daha sonra toplum incelemesinde kuralların ve yasaların kullanımını da ele almayı önerdi. Tarih ve kültür disiplinlerinin amacının, bireyselliklerin içinde değer taşıyan nesneleri ve olayları anlamak olduğunu ısrarla savunurken bile bu disiplinlerdeki yasaların ve düzenliliklerin kişisel birer araç oldukları kanaatindeydi.

Yine Weber’in bakış açısına göre, kültür ve toplum bilimlerinde “nesnelliğe” başlangıçta belli bir araştırma çizgisini destekleyen “öznel” ilgiler çevresinde değil, ancak kültürel gerçekliğin bir veçhesi hakkında sağlam temellendirilmiş ampirik gözlemler ve nedensel iddialar biçiminde ulaşılabilir.

4- SOSYAL BİLİMLER METODOLOJİSİ

Bir metodolog olarak Weber’in en dikkate değer yanı, araştırma sorunlarının sınırlanmasında işin içine giren “öznelliği”, araştırma sonunda elde edilen sonuçların “nesnelliğiyle” uzlaştırma doğrultusundaki kararlılığıydı. “Weber “doğallık” başlığı altında çağdaşlarının çoğunluğunun “pozitivist” dediği öğretilere karşı çıktı. Çeşitli doğalcı yanılgıların köklerinin, bilgisinin tek meşru amacının evrensel yasalar arayışı olduğu ve bundan dolayı bilişsel açıdan değerli olanın tekerrür eden ve yasaya bağlı olanla özdeş olduğu inancında yattığını söyledi (RINGER, 2003: 66-71).”

Yöntem konusundaki düşüncelerini ise aydınlanma felsefesine borçlu olup temel çıkış noktası olarak bireyi ele alır (WEBER, 1993).

Bireye verilen bu önemde, klâsik iktisatçıların “Robinson Crusoe yaklaşımını”nın ve toplum sözleşmesi görüşünü savunan rasyonalist filozofların bakış açısının yankıları vardır.

Weber’in yönteminin nominalizminin, bir yandan maddesel ideal, öbür yandan yapısal ya da bireysel faktörleri felsefi açıdan öne çıkarmaktan kaçınma çabası olarak görmek olanaklıdır. Batı’nın pozitivist düşüncesine bağlılığı “Sosyal bilimlerde her türlü” felsefî ya da metafizik öğeye kuşkuyla bakmasından anlaşılabilir. Weber bu bilimlere, doğa bilimlerinin doğaya yaklaştıkları gerçekçi yaklaşımı kazandırmak istemiştir. Weber’in genelleştirilmiş kavramlar kullanmaktaki amacı, toplumun bağlı bulunduğu, kanunları olan düzenlilikleri anlamaktır. Nedensellik anlayışını tatmin edecek şey, bu düzenliliklerdir.

Bir sürü ideal tip kullanılarak, belli bir tarihsel durumu kavramsal olarak inşa eder. Karşılaştırmalı incelemelerinde aynı ideal tip kavramlaştırmalarını kullanır, ama tarihi bu kavramlara örnek sağlayan bir depo olarak kullanır. Kısaca, araştırmadaki amacı ne ise -bir kavram geliştirmek ya da bir tarihsel durumu kavramak- yöntemi ona göre belirlenir. Weber metodolojisinin önemli bir yönü, toplum içinde grupların belirleyici rolü ile ilgili fikirleridir. Marx için “Sınıf”, toplum analizinin esas miyarıdır. “Sınıf” topluluğun şeklini verir. Weber’de ise; “Sınıf” topluluk içinde belirebilecek birkaç grup tipinin yalnız biridir. Weber’e göre; “Sınıf pazar şansları”na göre kümeleşen bir gruptur. Fakat bunun yanında siyasi güce sahip olmanın kümeleştirdiği gruplar vardır. Bunların küme esası “Statü”dür (WEBER, 1993:59-61).”

5- NESNELLİK ve DEĞER TARAFSIZLIĞI: Sosyolojide ve Ekonomide Etik Tarafsızlığın Anlamı

-Değer yargıları, sosyal olay konusunda tatmin edici olmayan veya tatmin edici karakteri ile ilgili bir biçimde uygulama dönük değerlerdir.

-Öğretimde, ders bir nutuktan farklı olmalıdır, ve öğretmenler, öğrencilerin dersi terk etme ve protesto etmesi engellendiğinden fikirlerini öğrencilerine empoze etmemelidir. Kişisel tahmin için uzmanlaştırılmış bir nitelik yoktur, ve bundan dolayı kişisel tahmin harici bir kontrol olarak özgürlüğü nitelendirmez.

Öğrenciler şu yollarla öğretmenlerden kazanç sağlamalıdır:

1- İşçi benzeri bir tarzda verilmiş bir görevi gerçekleştirme yeteneği.

2-Şahsi olarak rahatsız edebilecek olan durumları anlama ve bunları kendi değerlendirmelerinde ayırma yeteneği.

3-Kendini görevine tabi kılmaya ve kişisel zevklerini veya diğer hislerini sergilemede itkiyi baskı altında tutmayı öğrenme.

-Bir kimsenin öğretimde belirli pratik değerleri savunabilmesine veya savunabilmesi gereğine göre çözülmez soru-aslında bir değerlendirme sorunu olduğundan çözülemez-sosyoloji gibi ampirik disiplinler için değer yargılarının tamamen mantıksal açıklaması ile karıştırılmamalıdır.

-Gerçek ve soyut değer yargılarının ampirik ifadeleri arasındaki ayrım zordur. Ancak, anlaşılabilir tüm değer yargıları hem araştırmacının kendisi hem de dinleyici için kesin olmalıdır.

-Weber, değerden özgür sosyolojiye inanmamaktadır, değerden tarafsız sosyolojiye inanmaktadır.

-Bilimin spesifik fonksiyonu, geleneği kendini belirginleştirdiği konular hakkında sorular sormaktır.

-Kelimenin en önemli anlamında rutinleşmiş günlük varlığımızın sığlığı, bunun içinde tutulan kişilerin bilinçli olmadığı ve her şeyin ötesinde tuttukları uyuşmaz bir şekilde rakip değerlerin uyumsuz karışımının bilincinde olmak istememesi gerçeğini içerir…. Değer-küreler tamamen birbirine nüfuz eder.

-Değer yargıları ile ilgili tartışma aşağıdaki fonksiyonlara sahip olabilir:

1- Çeşitli tavırların çıkarıldığı asıl, dahili olarak tutarlı değer-aksiyonlarının hazırlanması ve açıklanması. İnsanlar sadece muhaliflerinin değerlendirmeleri ile ilgili değil, aynı zamanda kendilerinkiler ile de sıklıkla hata içindedir. Bu analiz için prosedür somut belirli değerlendirmelerle başlar ve bunların anlamlarını analiz eder ve sonra azaltılmaz değerlendirmelerin daha genel düzeyine ilerler. Bu, ampirik değildir ve yeni gerçekler bilgisi üretmez. Mantığından akan geçerliliktir.

2- Bu aksiyomlar tek başına belli gerçek durumları değerlendirmede kullanıldığından belirli azaltılabilir değer aksiyomlardan izlenen belli, değer-yargılarını kabul edenler için açıklamaların sonudur. Bu sonuçlar kısmen mantığa ve uygulamalı değerlendirmeye tabi tüm bu tür ampirik durumların tam ahlâk kuralları ile ilgili analizleri için kısmen ampirik gözleme bağlıdır.

3- Verilmiş uygulamaya ilişkin bir değerin anlaşılmasına yönelik gerçekçi sonuçların belirlenmesi:

1- Belirli vazgeçilmez meyilli olma durumunda,

2- Belirli doğrudan istenmeyen yansımaların kaçınılmazlığı durumunda (Bu ampirik gözlemler amacın gerçekleştirilmeyeceğini belirlememizi sağlayabilir veya gerçekleştirilmesinde, amacımızı izlenmeyecek kadar tehlikeli kılan diğer istenmeyen sonuçlar olabilir. Amaçlarımızı, araçlarımızı ve yansımaları yeniden inceleyebiliriz, böylece bunlar bizim için yeni bir problem olur veya daha önceden incelemediğimiz yeni aksiyonları keşfedebiliriz).

-Sosyal bilimlerde problemler değer-ilişkisi ile seçilir-araştırmacı/problem-seçicinin değerleri ile ilgili problem seçildiğinde, bir değer-tarafsız bilimin görevi, rasyonel ve içsel olarak tutarlılık çizgisinde, diyelim ki, komünist bir grup noktasının varlığı ve uygulama sonuçları için ön koşullar olarak ampirik araştırmanın azaltılmasıdır. Bu analiz bize komünist olmamızın gerekip gerekmediğini söylememesine rağmen bunu söyleyen hiçbir bilimde yoktur. Ampirik analiz sadece mutlak bir şekilde belirsiz bir amacın anlaşılması için yeterli bir araçla ilgili bir soru sorulduğunda bir problem için çözüm sağlayabilir.

-Kural olarak geçerli olan ampirik araştırmanın nesnesi (amacı) olduğunda, bunun geçerliliği göz ardı edilir. Araştırmacının ilgilendiği araştırmanın nesnesinin geçersizliği değil, varlığıdır.

-Ne yapmamak ile ilgili bir örnek: “Devlet sayısı çok olduğundan ve modern hayatta büyük bir miktarda güce sahip olduğundan insanlar onun nihai değerleri temsil ettiği ve tüm sosyal eylemlerinde devletin işlerine yönelik ilişkiler bağlamında değerlendirilmesi gerektiği sonucunu çıkarmaktadırlar. Bu, bir gerçeklik ifadesinde bir değer-yargısının kabul olunmaz bir sonucudur: Kötü, kötü, kötü (ssrl.urhicago.edu,12.04.2004).”

Sosyologun siyasal ve ahlâki değerlere ilişkin görüş serdetmesi, kendi değer sistemini dile getirmesi yasaklanmıştır. Sosyolojinin bir bilim olarak belirli bir toplumda izlenmesi gereken ya da izlenmesinde yarar olan herhangi bir politika konusunda kesin bir yansızlık göstermesi şarttır. Weber, sosyologun kullandığı kavramların da değerlerden arınmış olmalarına, ahlâki açıdan da yansız olmalarına dikkat etmesinin onun başlıca görevlerinden birini teşkil ettiğini belirtmiştir.

Yansızlık ve objektif konusunda Weber, Durkheim’dan da daha radikal bir tutumu benimsemiştir. Ona göre, sosyoloji bir “sorun çözme” pratiği değildir ve bu itibarla da “ne yapmamız gerekiyor?” sorusuna cevap vermeyecektir. Cevap vermeyeceği gibi, böyle bir cevabı aramayacaktır da.

Böyle bir ahlâki ve siyasi tarafsızlığı sosyologlara salık verirken aslında Weber zamanın Alman üniversitelerinde revaçta olan partizanca davranışlara karşı beslediği kuşku ve endişeyi dile getirmektedir.3

Kültür ve toplum bilimlerinin kurguları, araştırmacılarının değerlerini yansıttır, bu kurgular pasif bir şekilde gözlemlenen gerçeklikten zuhur etmez. Ama bu doğruysa eğer, o vakit bu bilimlerin “nesnelliklerinin” yalnızca, “değer fikirlerine…. yönelmiş olsalar da”, uyguladıkları soruşturmaların ele alınan değerlerin “geçerliliklerini” kanıtlamamaları ve kanıtlayamamaları gerçeğinde yatabilir. Araştırmalarımızı, kendi kültürel ilgilerimiz ateşler, ama belli bir fenomenler kümesi üstünde çalışmaya başlayınca, Weber’e göre, edindiğimiz kanıtları kendi içinde analiz etmemiz gerekir, bu analiz esnasında kendi değer ilgilerimizi artık göz önünde tutmamamız gerekir. Kültür ve toplum bilimlerinde konuların seçimini ve sınırlandırılmasını etkileyen değer tercihlerinin “öznelliği”ni itiraf etmesine karşılık, araştırma sonuçlarının “nesnelliği”ni defalarca ve açık seçik vurgulanmıştır. “Bir metodolog ve Archiv’in editörlerinden birisi sıfatıyla, toplum bilimsel bulgularla değer yargıları arasında titiz bir ayrım yapılmasını, ayrıca bu sorunların ikisinin de olabildiğince eksiksiz bir şekilde tartışılmasını ısrarla istiyordu (RINGER, 2003:162-163).”

Bu konudaki görüşlerini “Meslek Olarak Bilim” adlı makalesinde şöyle açıklar (WEBER,1993:113): “Bana yakın olan disiplinleri ele alalım: Sosyoloji, tarih, iktisat, siyaset bilimleri ve bu disiplinleri yorumlamakla görevli diğer kültür felsefesi türleri. Siyasetin dershanede yeri yoktur denir, ki ben de buna katılıyorum. Bu ilkin öğrenciler için geçerlidir.

Ama, siyasetin doçent açısından da dershanede işi yoktur. Hele doçentin işi siyasetle bilimsel olarak uğraşmak ise, o zaman hiç yoktur.

Gerçek hoca, açıkça ifade ya da ima ederek, herhangi bir siyasal kanıyı kürsüden öğrencilerine empoze etmekten kaçınır. Peygamberin ve demagogun akademik kürsüde işi yoktur.”

6-KAPİTALİZMİN ZORUNLU ŞARTI : “PROTESTAN AHLÂK”

Weber, kapitalizmle elde etme güdüsü, kazanç tutkusu ve kuru kâr hissinin hiçbir biçimde aynı şey olmadığını savunmaktadır. Ona göre; kapitalizm olsa olsa bu irrasyonel güdülerin dizginlenmesi, en azından rasyonel olarak dengelenmesiyle özdeş olabilir (WEBER,1985). Temel aldığı “Modern endüstriyel kapitalizm”dir. Weber’e göre, “Kapitalizmi karakterize eden tek faktör sosyal sınıflar arasındaki ilişki değildir. Kapitalizm, aynı zamanda, ekonomik faaliyetin rasyonel organizasyon ilkesine göre yürütülmesiyle de karakterize edilir” (KEAT/ URRY, 1994:178). Endüstriyel Kapitalizm’in tamamlayıcı ve zorunlu olmak üzere iki temel şartı vardır. Kapitalizmin tamamlayıcı şartları, burjuva sınıfının ortaya çıkması, kentleşme, endüstriyel teknolojinin gelişmesi ve rasyonel hukuktur (WEBER,1961, TURNER,1991). Tamamlayıcı şartlar kapitalizmin maddi vücudunu meydana getirecekleri için gereklidirler. Bu bağlamda, Modern Endüstriyel kapitalizmin ruhu “Protestan Ahlâk”tır (WEBER,1985). Zorunlu şart, dünyaya dönük asketizmin4 belli bir kişilik tipi yarattığı yalnızca Batı’da çıkmıştır (WEBER,1993:62).

Modern kapitalist gelişmeyi sağlayan şey -diğer faktörlerin tamamlamasıyla-protestanizm’dir. Weber, tezini doğrulamak için modern kapitalizmle Protestanlık arasındaki üç temel ilişkiye göndermede bulunmaktadır (ARON, 1986: 371):

Birinci İlişki: “Protestanlıkla, birey ve toplumun ekonomik durumları arasında pozitif bir ilişki vardır. Katoliklerle Protestanların yaşadığı ülkelerde Protestanlar fert ve cemaat olarak nispeten zengindir. Katoliklerin organik, gelenekçi toplum anlayışları ile bireyselcilik idealini uyuşturmak imkânsızdır (KEAT/ URRY, 1994:179).”

İkinci İlişki: XVI. Yüzyıldan sonra Batı’da Reformasyonu hoş karşılayan ülkelerde Endüstri Kapitalizmi’nin başarılı kariyer izlediği alanlar arasında pozitif ilişki vardır. Reformasyondan beri ekonomik bakımdan gelişmiş batılı ülkelerin hepsi Protestan’dır.

Hollanda, İngiltere, Amerika ve Almanya gibi. Buna karşın, kalkınamamış ülkelerde Katolik nüfus yoğunluktadır: İtalya, İspanya, Portekiz, Yunanistan gibi. ABD’nin iktisadi gelişmesinde de gerekli iktisadi gelişmesinde de gerekli iktisadi zihniyet temin etmesi açısından Prüten Ahlâk etkili olmuştur.

Avrupa’da olduğu gibi ABD’de de Prüten Ahlâk, orta sınıfın örgütlediği çeşitli dernek ve cemaatler sayesinde yaygınlaşmıştır. Zaten ABD’nde bir kiliseye üye olmayanın ekonomik hayatta pek şansı yoktur.

Weber’in kendi ifadesiyle (WEBER,1993:113), “Amerikalı “girişimcilerin”, “Endüstri şefleri”nin, multi-milyonerlerin ve tröst krallarının arasında resmen bir mezhebe, en çok Babtistler’e5 üye olanların sayısı az değildir. (Hattâ eski kuşaktan olanların çoğunluğunun üye olduğu söylenebilir)… Protestanların düzenli yaşama nitelikleri ve ilkeleri, bu dinsel toplulukların (Orta sınıfın) benimsediği tutumlar yaygınlaşmasaydı, kapitalizm bugünkü ulaştığı yere, Amerika’da bile gelemezdi.”

Üçüncü İlişki: Protestanlık anlayışı ile kapitalizmin rasyonel ahlâkı arasında örtüşme vardır. Max Weber’in kullandığı Protestan ahlâk öğretisi, temelde Protestanlığın önde gelen Calvinci ilahi takdir öğretisine dayanır.

1647 Westminster Büyük bildirisi metninden oluşan bu öğreti, beş noktada özetlenebilir (ARON, 1986: 372) :

“-Dünyayı yaratan ve yöneten, ama insanların sınırlı akıllarının kavrayamayacağı mutlak, yüce bir Tanrı vardır.

-Her birimizin kurtuluşu ya da helakı Tanrı tarafından önceden belirlenmiş olup kişinin, kendi çabasıyla önceden belirlenen bu akıbeti değiştirmesi mümkün değildir.

-Tanrı, dünyayı kendi şanı için yaratmıştır.

-İster seçilmiş ister lanetlenmiş olsun bireyin dünyadaki görevi, Tanrı’nın şanı için çalışmak ve yeryüzünde Tanrı’nın hakimiyetini kurtarmaktır.


“Sayılan ilkeler üç terimle özetlenebilir:

1- Her ferde cennet önceden müjdelenmiştir.
2- Çalışma (İş) bir fazilettir.
3- İnsan kendi mesleğini seçmelidir (Türkdoğan, 1981).”

Protestan iktisat ahlâkı ile kapitalist iktisat zihniyeti arasında korelasyon kuran Weber, Protestanlığın pragmatik düşünürlerine gönderme yaparak tezini ispatlamaya çalışmıştır. Weber en önde gelen düşünür olarak kabul ettiği Benjamin Franklin’den şunları aktarır: “Unutma ki vakit nakittir…. kredi paradır, paranın doğurgan tabiatı vardır…İyi bir ödeyici, herkesin cüzdanının efendisidir”.

Kalvinci öğreti ile kapitalist zihniyet arasında şaşırtıcı benzerlik vardır. Protestan ahlâki inanmalara bu dünya nimetlerinden sakınma ve çileci (asketik) bir davranış öğütler. Kapitalizm, işin akılcı örgütlenmesini ve üretim araçlarının gelişmesini sağlamak için kârın büyük kısmının tüketilmeyip biriktirilmesini içerir. “Modern kapitalizmin “ruhu” insanın doğal varsayılan haz, konfor ve arzularını tatmin etme anlayışında yatmaz; çünkü modern kapitalistler bir mesleği izler ve özdenetim ve kendinden feragat etme ruh hali içerisinde bir “görevi” icra eder (RINGER, 2003: 215).”

Weber, Batı uygarlığını çözümlemek için kapitalizmin, kapitalizmin anlaşılması için ise kapitalist zihniyet ve kapitalist insan tipinin bilinmesinin gerektiğini söyler. Weber’in Protestan Etik adlı çalışması, bir bakıma, bütün medeniyet hadiselerini ekonomik temele bağlayan materyalist teoriye de karşı cevap niteliği taşımaktadır. Ona göre, ekonomik teşkilatlanmadan önce ideolojik sebepler gelir ve onun şartlarını hazırlar.

“Kapitalizmin ruhu Protestanlığın ruhudur; onun davranış kuralları ve pratik ahlâkıdır. Weber, kendi metodolojisine uygun olarak; iktisadi gelişmeyi belirleyen unsurlar arasında Marksistlerin inkâr ettiği zihniyet faktörünü diğerlerinin arasından ayırıp bütün ayrıntısıyla saflaştırarak gözler önüne sermiştir (Torun, http://www.cumhuriyet.edu.tr.,15.03.2004).”

Metodolojik bir perspektiften alındığında Protestan Etiği muhtemelen Weber’in ideal-tipik taktiklerinin en ilginç uygulamasıdır; bu taktikler nedensel analizi üç yoldan ileriye götürür: Birincisi, Weber, takdiri ilahi öğretisi ve onun mantıksal sonuçları üstünde yoğunlaşan bir Kalvinist teoloji modeli ortaya atar. Kalvinist itikadın varsayımlarını paylaşmadığından, takdiri ilahi argümanı hakkında önerdiği ideal tip “doğru rasyonellik” tipi değildir; ama sunduğu yorum yine de rasyonel bir yorumdur. İkinci ideal tip, gerçek tarihsel faillerin eylemleri ve inançları hakkındaki ampirik kanıtlardan oldukça ayrı bir şekilde “anlam düzeyinde yeterli”dir. Son olarak, ideal tipik metot Weber’in yalnızca kolektif “fikirlere” değil, aynı zamanda grup tutumlarına ve pratiklerine eğilmesine izin verir.

“Protestan Etiği başlıklı uzun denemesi onun tarihsel süreçlere ve gelişim dizilerine verdiği ağırlığın direngenliğine gösterir (RINGER, 2003: 218-220).”

Neticede Weber, “alt yapı” ve “üst yapı” arasındaki “karşılıklı ilişkiyi” vurgulamıştır. Alt ve üst yapının öncelikliği konusunda ille de bir belirleme yapılacaksa şunlar söylenebilir (Torun, http://www.cumhuriyet.edu.tr.,15.03.2004):

“Başlangıçta, diğer şartlarla birlikte Protestan ahlâk iktisadi gelişmeyi belirlemişken; geliştikten sonra kapitalizm, Protestanlığı kendi yörüngesine çekerek bir açıdan onu belirlemiştir.

Dinin belirleyen konumdan belirlenir konuma düşmesini dramatik bulan Weber, bu durumu “dünyanın büyüsünün bozulması” ya da Nietzche’den iktibas ettiği “dünyanın tatsızlaşması” olarak nitelemiştir.”

7-WEBER’DE OLGU/DEĞER SORUNU

Weber’in sosyal bilimlerde değerlerin yeri konusundaki görüşü, kısmen birbirinden bağımsız, çeşitli iddiaları içerir. İlki, değer yargıları ki, Weber bunları fenomenlerin değerlendirilmesi olarak tanımlar. Bunlar olgusal önermelerden mantıksal olarak çıkarılamazlar. İkincisi, sosyal bilimciler, gerek yazılarında gerek öğrettiklerinde değer yargıları koymamalıdırlar. Weber sosyal bilimcinin değer yargısı koymaması gerektiğini iddia ederken, bunun da bir değer yargısı olduğundan haberdardı ve bu tavrının değer yargıları hakkındaki kendi felsefi görüşüyle hiç de uyuşmadığını biliyordu.

Bu noktada “Sosyal bilimcilerin yazılarındaki değer yargılarının etkileri ile üniversitede ders verirken koydukları değer yargılarının arasında bir farklılaştırma yapan sosyal bilimcinin yazılarında değer yüklü önermelerde bulmasını nispeten makul karşılamakta ama özellikle derslerin anlatımında bundan kesinlikle kaçınması gerektiğini vurgulamaktadır” (KEAT/ URRY, 1994:240, SCHACHT, 1995: 65-66).

Üçüncüsü, sosyal bilimciler kendilerini zorunlu olarak doğruluk, nesnellik gibi bilimsel değerlere adamışlardır. Dördüncüsü, diğer insanların değerlerini incelemek önemlidir. Zira bunlar çoğu kez insan eylemlerinin önemli nedensel belirleyicileridirler ve sosyal bilimcinin çalışmalarını, kendi değerlerinin konuyu çarpıtmasına imkân vermeksizin yürütmesi olanaklıdır. Beşincisi, karşımızdaki sonsuz sayıdaki karmaşık somut gerçeklikten, soruşturma amacıyla bazı objeler seçmek zorundayızdır. Ama objeleri değer-ilgilerine göre seçmek, ya seçilmiş objeler hakkında ya da değerler hakkında olumlu değer yargılarında bulunacağımız anlamına gelmez. Altıncısı, bu seçim yapıldıktan sonra, bilimsel soruşturma içinde artık, değer-ilgisi ile değer-yargılarının pek bir işlevi kalmaz.

“Değerlerin, objelerin açıklanmasına değil, sadece araştırma öğelerinin seçimine bağlı olduğu yolundaki iddiasını destekleyen değer-ilgisi konusu, sosyal bilim felsefesi için çok önemlidir (KEAT/ URRY, 1994: 240-244).”

Weber’e göre, araştırmacının öznel hatta, “rasgele” bir seçim yapmadan, araştıracağı konuyu saptaması olanak dışıdır. Neden? Çünkü kültürel dünya sonsuz gerçekliklerden oluşmuştur, araştırmacı neyi, nasıl araştıracağını önceden değer-ilgili bir seçimle saptamak zorundadır (Weber, 1949: Bölüm 2). Dikkat edilirse Weber araştırmacı düzeyinde ortaya çıkan olgu/değer sorununu toplumsal kültürel düzeydeki gerçeklik anlayışına bağlamaktadır.

Weber’e göre toplumsal dünya, doğal dünyadan farklı olarak, insanın eylemine, insanın eylemi amaçlara, amaçlar ise “öznel anlam” dünyasına dayanır. “Araştırmacı “sonsuz” öznel anlam dünyalarından oluşan tarihinin bir bölümünü konu edebilmek için seçim yapmak zorundadır. Ama, öznel bir başlangıçtan sonra araştırmacı nesnel sonuçlara nasıl varabilir? Öznel bir seçimle araştırmaya başlamak nesnel bir sonuca ulaşılmasını engeller (SUNAR, 1999:29).”

Weber bu noktada kendi kendiyle çelişmektedir. Weber’in pozitivist programın yetersizliklerine bağlı olarak gösterdiği duyarlılığa rağmen yönteminin içerdiği çelişki, gözlemin araştırmanın ön koşullanmasını sağlayan bir yöntem olduğunu savunan pozitivist ideoloji anlayışı ile bir kez daha pekişmiştir . Pozitivist ideoloji görüşü, Weber’e rağmen Weber’in toplumsal düzeyde yaptığı varsayımlardan beslenmektedir. Her bilim adamı araştırma alanını saptayabilmek için araştırmaya başlamadan önce “değer-ilgili” bir seçim yapmak zorundadır. Böyle bir seçimi temellendiren değer yargısı ise, en son aşamada öznel ve “rasgele”dir.

Her araştırma kanıtlaması dışsal olan bir ön varsayıma dayanır. Weber’e göre “Kavramlaştırma salt algılama yoluyla değil, ünlü deyimiyle ideal-tipik olarak yapılır, yani olayları oluşturan niteliklerin büyüklüğü bilinemeyeceği için kavramlaştırma olayların niteliklerine “tek yönlü” bir ağırlık vermek zorundadır (WEBER, 1949: 90).” Weber’e göre, “Tarihsel bilimlerin konusu, doğal olaylardan farklı olarak, kültürel bir temele dayandığı için toplumsal araştırmaların doğa bilimlerinde olduğu gibi, evrensel yasalar üretmeleri beklenemez. Tarihsel olaylar tekil ve biricik olaylardır (WEBER, 1949: Bölüm 3).”

Tarihsel bir olayın açıklanması, hem o olayı doğuran nesnel nedenlerin hem de olayı oluşturan öznel anlamın araştırılmasına bağlıdır.

Weber’in yöntemine karşı üç önemli eleştiri yönetilmiştir (TAYLOR, 1969: 25-57, RUNCIMAN, 1972: Bölüm 8, aktaran: SUNAR, 1999: 33-40) :

“1- Değer-ilgili seçim ve bu seçimi temellendiren yargı, yalnız araştırmanın başlangıç noktasını belirlemekle kalmaz, araştırmanın bütünlüğüne sirayet eder.
 2- Araştırma sonunda, Weber’in öne sürdüğü gibi, değer seçimi ile ilgili özgürlüğümüz sonsuz değildir, sınırlanmıştır.
 3- Weber’in toplumsal bilim programı belli bir dünya görüşüne dayanır. “

Bu üç önemli eleştirinin birleştiği nokta, araştırma konusu olan olgular ve olgular arasındaki nedensellik ilişkilerinin kavramsal çerçeveden bağımsız değil, tam aksine teori yüklü olmalarıdır. Kavramsal çerçevenin veya teorinin dayandığı değer yargıları araştırmanın normatif “altyapı”sını oluştururlar. Her araştırma temelde önsel, metafizik varsayımlara dayanır. Weber tarihsel bilimlerle doğa bilimleri arasında da bir ayrım yapmakta bu bilimleri ayıran olgunun insan olduğunu belirtmektedir. Weber’in yöntemi tipik olduğu kadar bireyseldir: Weber soyut insanı eylem ile temellendirmek için tipik bireye ulaşmaktadır. Toplumsal eylem toplumsal bir anlam sisteminden değildir, bireylerin toplam amaçlarından oluşmaktadır.

Bu nedenle Weber’in yaklaşımı “yöntemsel bireycilik” (Methodological individualisme) olarak nitelendirilmiştir. Weber’de toplumsal bireylerin nesnesi bireydir, daha doğrusu bireyin “öznel anlam” dünyasıdır; sonsuz ve öznel gerçekliklerden oluşan tarihsel toplumsal dünyadan nesnel bilgiye nasıl ulaşılacağında ise tarihsel dünya sonsuz öznel gerçekliklerden oluştuğuna göre, araştırmaya değer-ilgili bir seçimle başlamanın gerekliliği vurgulanmaktadır. Araştırmacının karşısında bulduğu toplumsal gerçek sonsuz tekil öznel amaçlarının bir toplamı değil, önceden düzenlenmiş bir anlam bütünlüğüdür. Araştırmacının toplumu kavramsal olarak yaratmasına gerek yoktur, toplum daha önce belirli bir sembolik bağlam içinde yaratılmıştır. W. G. Runciman, haklı olarak, Weber yönteminin temelde normatif bir dünya görüşüne dayandığını öne sürmektedir. Eğer bir araştırma öznel bir seçime dayanıyorsa bu seçimi belirleyen değerler normatif bir programı oluşturur.

8- MESLEK OLARAK SİYASET6

Weber, meslek olarak siyaset adlı konferanslı 1918’de Münih Üniversitesi’nde verdi, siyaset kavramından hayli geniş bir kavramın anlaşılması gerektiğini ve siyasetin, eylemde her türlü bağımsız önderliği içerdiğini vurguladı.

Verdiği konferansta politikadan yalnızca bir siyasal topluluğun, bugün için de devletin önderliğinin ya da önderliğinin etkilenmesinin anlaşılması gerektiğini belirtti. Ona göre, “sosyolojik olarak devlet, erekleri açısından tanımlanamaz. Modern devlet, bütün siyasal birlikler gibi sosyolojik olarak ancak kendine özgü somut araçları açısından tanımlanabilir. O da fiziksel güç ve şiddet kullanımıdır. Elbette şiddette, devletin olağan ya da tek aracı değildir. Ama şiddet kullanımı devlete özgü bir araçtır.”

Devleti ise, belli bir arazi içinde fiziksel şiddetin meşru kullanımını tekelinde bulunduran insan topluluğu olarak tanımlayan Weber’e göre hiç kuşku yok ki, bu özelliklere en mükemmel biçimde sahip olan devlet, 17. yüzyılda Westphalia Antlaşması’ndan sonra Avrupa’da şekillenmeye başlayan “Modern” devlet ve bu modern devletin Fransız devletinden sonra teknik açıdan örgütlenmesi bakımından son şeklini alan ulus-devlettir. Devletin baskı organları kamu düzenini sağlayabilmek için fizikî zora başvurma imkânını tekellerine almışlardır. Bunun sonucunda “bireysel şiddetin her türü devlet tarafından yasaklanmıştır (VERGİN, 2003: 24-25).” R.Axtmann’ın değerlendirmesine göre; “Bu husus modern devletin yurttaşların haklarını korumayı üstlenmiş bir kurum olduğuna işaret etmektedir (AXTMANN, 1998: 32-46).”

Devletin toplum üzerindeki hakimiyetini hayata geçiren ise, amaca uygun eğitim görmüş ve uzmanlaşmış olan kamu görevlilerinden başka kimse değil. Weber’in gözünde, “Devletin sınırları içinde egemenliğini sürdürebilmesinin vazgeçilmez ve olmazsa olmaz nitelikteki aracı bürokrasidir (VERGİN, 2003: 25).”

“Weber aslında Almanya’nın emperyalist emellerinin tutkulu bir savunucusudur. Ona göre, demokrasi iyidir. Çünkü Almanya’yı sıradan, sönük ve güç iradesinde yoksun bürokratların sultasından kurtarmaktadır.Demokrasi iyidir, çünkü Almanya’nın başına daha yetenekli “şeflerin” gelmesine elverişli olan ve ülkeyi başarıdan başarıya taşıyarak siyasi rejimlerin ortaya çıkmasına yol açabilecek bir rejimdir. Yoksa, demokrasi bir erek, bir amaç, bizatihi bir gaye değildir.”

“Weber demokrasiye inanmaz. “Halkın idaresi” kavramının da bir masaldan ibaren olduğu düşünür (VERGİN, 2003: 231-232).” Siyasetin anlamı ise, devletler arasında veya devlet içindeki gruplar arasında gücü paylaşmaya veya gücün dağılımını etkilemeye çalışmak olarak belirmektedir.

“Etkin olarak siyasete giren kişi iktidarı başka amaçlara hizmet edecek bir araç olarak ya da “iktidar için iktidar ”diye, yani iktidarın verdiği önemlilik duygusunu tatmak için ister. Tarihte kendinden önce gelen siyasal kurumlar gibi, devlet de insanın insana egemenliği ilişkisidir. Devlet var olacaksa egemenlik altındakilerin, egemen güçlerin sahip olduklarını iddia ettikleri otoriteye itaat etmeleri gerekir.

Egemenlik türlerini ise ezeli geçmişin otoritesi eski alışkanlıkların kutsallaştırdığı göreneklere dayalı geleneksel otorite, olağanüstü ve tanrı vergisi kişiliğe dayalı karizmatik otorite ve yasaların geçerliliğine ve rasyonel kurallara dayanan işlevsel yetkiye inanmaya bağlı yasalara dayalı egemenlik olarak üçe ayırıyor:

Örgütlü egemenlik, ki sürekli yönetim gerektirir, insanların davranışlarının meşru gücün sahibi olduklarını iddia eden efendilere itaat için şartlandırılmasını gerektirir. Dolayısıyla örgütlü egemenlik, kişisel yönetici kadro ile yönetim maddi araç ve gereçlerinin de denetimini gerektirir.Yönetici kadro, siyasal egemenliğin örgütünü dışsal olarak temsil eder, öteki bütün örgütler gibi itaat sahibine itaat yoluyla da bağlıdır. İktidarın sahibi, yönetici kadro üyelerinin itaatine güvenmek zorundadır. Yönetim araçları para, bina, savaş malzemesi, taşıtlar, atlar vb.den meydana gelir.

Çağdaş devlet, egemenliği örgütleyen zorunlu bir birliktir. Belli bir arazi içindeki egemenliğin aracı olarak fiziksel gücün meşru kullanımını tekeline alma arayışında başarılı olmuştur. Devlet, örgütlenmenin maddi araçlarını bu amaçla önderlerinin elinde toplamış ve bu araçları daha önce kendi mülkleri olarak denetleyen tüm özerk yetkililerin elinden almıştır.”

Dünyanın tüm ülkelerinde farklı başarı derecesi ile gerçekleşen bu el koyma süreci sırasında, başka bir anlamda profesyonel politikacıları ortaya çıkmıştır. Ekonomik uğraşlar gibi politikada, kişinin yan faaliyeti de olabilir, mesleği de olabilir.

İnsan siyasal yapılar içindeki ya da arasındaki güç dağılımını etkileyebilmek için “geçici” bir politikacı olarak politikaya karışabilir.

İnsanın politikayı meslek edinmesinin iki yolu vardır: “İnsan politika “için” yaşar ya da politika “sayesinde” yaşar. Bu zıtlar birbirini dışlar diye bir şey de yoktur. Tersine, insanlar kural olarak, hem düşünce hem uygulama düzeyinde ikisini de yaparlar. Politika için yaşayan kişi, içsel olarak politikayı yaşam biçimi haline getirir.

Politikayı kendine sürekli bir geçim kaynağı yapmaya çalışan kişi meslek olarak siyaset “sayesinde” yaşar, bu amaçla, siyasetin kendisine sağlayabileceği gelire muhtaç olmamalıdır. Bu da politikanın varlıklı olması ya da kendisine yeterli gelir sağlayabilen bir toplumsal konuma sahip bulunması demektir. Profesyonel politikacının aynı zamanda ekonomik yönden “vazgeçilebilir” olması gerekir, yani gelirinin, yeteneklerini ve düşüncelerini sürekli olarak tümüyle ya da hiç değilse büyük ölçüde ekonomik kazanç çabasının emrine vermiş olması olgusuna bağlı bulunmaması gerekir.

Profesyonel politikacı, siyasal çalışmaları için doğrudan bir kazanç bekleyebilir, ama geliri olmayan her politikacı bunu talep etmek zorundadır. Hevesli politikacıların, önderlerin ve yandaşların plütokratik7 olmayan bir biçimde devşirilmelerinin ardında ise, siyaseti yönetenlere düzenli ve güvenilir bir gelir sağlanacağı anlayışı ve ön-koşulu yatar.

Siyaset ya “fahri” olarak ve çoklukla kullanılan ifadeyle “bağımsız” yani varlıklı insanlar, özellikle rantiyeler tarafından yürütülür ya da siyasal önderlik mülksüz insanlara da açık tutulur, ki o zaman bunların ödüllendirilmesi gerekir. Profesyonel politikacı bir “girişimci” kimliğine de bürünebilir veya sabit bir ücret de alabilir. “Önder politikacıların” ortaya çıkışı, çok daha güç fark edilir bir geçiş süreci içinde de olsa, özel eğitim görmüş resmi görevliler kesiminin yükselişiyle birlikte olur.”

Weber siyaset konusundaki görüşlerine şöyle devam eder:

“Siyasal partilerin doğuşundan sonra avukatların Batı siyaset yaşamında önem kazanmasının rastlantı olmadığını, o zamanda politikanın sözlü ya da yazılı olarak önemli ölçüde yürütüldüğünü, sözlerin etkisini tartmanın avukatın görevleri kapsamına girdiği ve devlet memurunun görev alanıyla hiçbir ilgisi olmadığını belirterek siyasetin partiler yoluyla yönetimini çıkar gruplarıyla yönetim olarak görmektedir. Ona göre, memur ne demagogdur, ne de amacı budur. Demagog olmaya kalkışırsa da genellikle çok kötüsü olur. Gerçek memurun birinci görevi, kendini “yansız yönetim” e vermektir.

Bu, hiç değilse resmen, “siyasal” yönetici denilen görevliler içinde geçerlidir. Devlet çıkarları yani egemen düzenin yaşamsal çıkarları söz konusu olmadıkça, görevini “küçümsemesiz ve önyargısız” yürütecektir.

Tutum almak, hırs göstermek politikacının, özellikle siyasal liderin özünde vardır. Onun davranışları, devlet memurununkinden çok farklı, daha doğrusu buna zıt bir sorumluluk ilkesine bağlıdır.Yüksek ahlâklı memurlar doğaları gereği kötü politikacılardır, her şeyden önce de, sözcüğün siyasal anlamında sorumsuz politikacılardır. Bu bakımdan düşük ahlâklı politikacılardır. Aktif önderler ve bunların gönüllü yandaşları her partinin yaşamında gerekli unsurlardır. Yandaş kitlesi ve onun aracılığıyla da pasif seçmenler ise, önderin seçimi için gereklidir.

Politikacı için başlıca üç niteliğin belirleyici olduğu söylenebilir: Hırs, sorumluluk duygusu ve denge. Hırstan kasıt bir “davaya” hırsla sarılmak, emrine girilen tanrıya ya da şeytana bağlanmaktır. Ne denli içten gelirse salt hırs elbette yeterli değildir. Bir davaya adanmışlık duygusu, o davanın sorumluluğunu yüklenmeyi eyleme yön veren etmen haline de getirmedikçe, salt tutku insanı politikacı yapmaya yetmez.

Politikacının belirleyici psikolojik niteliği, gerçekleri sakin bir biçimde içsel olarak özümleme yeteneğidir. Onun için de olaylara ve insanlara karşı mesafeli olmalıdır. “Mesafeli olmamak” kendi başına bir politikacı için ölümcül günahlardan biridir. Siyaset, kalın tahtaları delmek gibi güç ve yavaş ilerleyen bir uğraştır. Hem tutku ister hem geniş görüşlülük: Siyasetin çağrısını, ancak ve ancak, önerdiği şeyler için dünyayı fazlasıyla aptal ve fazlasıyla adi bulduğu halde tereddüt etmeyen kişi yerine getirebilir. Ancak ve ancak, bütün bunlar karşısında “her şeye karşın” diyebilen kişi siyasetin çağrısına koşabilir.”

9- MESLEK OLARAK BİLİM8

“1918’de Münih Üniversitesi’nde Meslek Olarak Bilim konulu konferansta Almanya’daki ve Amerika’daki yüksek öğrenimin karşılaştırılmasıyla işe başlamıştır Weber. Almanya’da kendini bilime adamış bir gencin kariyeri normal olarak doçent yardımcılığıyla başlar.

Genç ilgili uzmanlarla konuştuktan ve onların onayını aldıktan sonra bir kitap hazırlar ve genellikle üniversite öğretim üyeleri önünde oldukça formel bir sınavda verip kürsüye girer. Öğrencilerin konferans harçlarından başka bir aylık almadan bir dizi konferans verir.

Bilim adamı olmayı kafasına koymuş her genç adam şunu açıkça anlamalıdır ki, önündeki işin iki yönü vardır: Weber yalnızca bir bilim adamı olarak değil, aynı zamanda bir öğretmen olmanın ölçütünü öğrencilerin kişiyi onurlandırdığı kayıt miktarıyla belirlendiği söylemekte fakat bunu doğru bulmayarak öğretme sanatının bir Tanrı vergisi olup bilim adamının bilimsel nitelikleriyle hiçbir zaman çakışmayacağını belirtmektedir.

Öğrencilerin bir hocanın dersine akın edip etmemeleri ise büyük ölçüde dışsal etmenlerden kaynaklanır: Hocanın huyu suyu, hatta sesinin tonu gibi... Alman geleneğine göre üniversiteler hem araştırmanın hem öğretimin gereklerini yerine getirmek zorundadırlar. Her ikisi için de uygun yeteneklerin bir kişide bulunup bulunmadığı ise salt şans sorunudur. Yine Weber, içinde bulunduğu dönemde bilimin bir meslek olarak örgütlenmesinin tersine içsel sorunun, her şeyden önce bilimin şimdiye değin görülmemiş ve duyulmamış bir uzmanlaşma içine girdiği ve bu durumun artık sonsuza kadar süreceği olduğunu belirtiyor.

Bilimsel araştırmacı, kalıcı bir iş başardığını ancak ve belki de ilk ve son kez, ince uzmanlaşma sayesinde düşünebilir. Günün şartlarında bilime sağlanan olumlu ve tartışmasız katkı, başarısını uzmanlaşmaya borçludur. Sınırlarını bilemeyen ve yazgılarının belirli bir metnin belirli bir pasajında doğru tahminde bulunup bulunamadığına bağlı olduğu düşüncesine kendisini alıştıramayanlar bilimden uzak durmalıdırlar.

Aynı zamanda dikkat çekici bir başka nokta, bilimsel olarak bir diletantın9 düşüncesi bilim açısından bir uzmanın düşünceleri kadar hatta daha büyük bir önem taşıyabilir. En iyi hipotez ve gözlemlerimizin çoğunu doğrudan doğruya amatörlere borçluyuzdur.

Ne olursa olsun, bir bilimsel araştırmacının, bütün bilimsel çalışma için geçerli olan riskleri göz önüne alması gerekir. Aklına bir fikir geliyor mu geliyor mu? İnsan kusursuz bir araştırmacı olabilir, ama şimdiye kadar aklına kendine ait hiçbir fikir gelmemiştir. Bunun yalnızca bilim alanında böyle olduğuna, durumun örneğin, bir ticari iş yerinde bir laboratuardan farklı olduğuna inanmak ciddi bir hata olur.

Akademik kendini beğenmişlikle sanıldığının tersine, esinin bilim alanında oynadığı rol hiçbir yönden çağdaş bir girişimcinin pratiği biçimlendirişinde oynadığı rolden daha büyük değildir. Öte yandan, esin bilimde sanat dünyasında oynadığı rolden daha az önemli bir rol oynamaz. Bilimsel esin duyup duymayacağımız bizden gizli yazgılara ve özellikle “dehaya” bağlıdır.

Yine Weber, bilim alanında yalnızca kendini “tümüyle” elindeki işe adamış alanları “kişilik” sahibi görmektedir. Bilim alanında kendini adaması gereken alanın emprezaryoluğunu10 yapmaya kalkışan ve sahneye fırlayıp basit bir uzmandan ibaret olmadığımı nasıl kanıtlayabilirim? ve içerik ya da biçim açısından şimdiye kadar kimsenin söylemediği bir şey söylemeyi nasıl becerebilirim? diye sorarak kendini “deneyimiyle” meşrulaştırmaya çalışan adam “kişilikten” yoksundur. Yalnız ve yalnız içsel görev tutkusudur ki, bilim adamını, hizmet iddiasında olduğu alanın vakar ve yüceliğine yükseltebilir.

Bilimsel çalışmanın sıkı sıkıya bağlı olduğu bir ilerleme çizgisi vardır. Bilim alanında, başardığımız şeyler on, yirmi, elli yıl içinde eskiyecektir. Bilimin yazgısı budur, bilim adamının kendini tümüyle adadığı bilimsel çalışmanın anlamı da budur. Bilime hizmet etmek isteyen herkesin bu gerçeğe boyun eğmesi gerekir.

Bilimsel çalışmalar artistik nitelikleri sayesinde elbet kalıcı değerler haline gelebilirler ya da eğitim araçları olarak önemlerini koruyabilirler. Ama bilimsel açıdan nasıl olsa eskiyeceklerdir, o halde insanlar, hiçbir zaman bir sonuca ulaşmayan ve ulaşmayacak olan bir uğraşa neden bağlanırlar? Salt pratik ya da sözcüğün geniş anlamında teknik amaçlarla yani, pratik hayattaki faaliyetlerimizi, bilimsel deneyimin önümüze serdiği beklentilere göre yönlendirebilmemiz için.

“Gerçek varlığa giden yol”, “Gerçek sanata giden yol”, “Gerçek doğaya giden yol”, “Gerçek Tanrı’ya giden yol” gibi yanılsamalar ortadan kalktıktan sonra, içsel ön koşullar karşısında meslek olarak bilim anlamsızdır. Çünkü “Ne yapacağımız ve nasıl yaşayacağız?” sorusuna yanıt vermemektedir.”

Daha öncede belirtildiği üzere sosyoloji, tarih, iktisat ve bu disiplinleri yorumlamakla görevli diğer kültür felsefesi türleri hakkında Weber, modern üniversitelerin uzmanlık eğitimi verip bunun yanı sıra tamamen bilginliğe yaraşır bir “düşünsel dürüstlük” kazandırmayı amaçladıkları taktirde daha faydalı olabilecekleri kanaatine varmaya başlamıştı. Ayrıca, “tüm öğrencileri birer uzmana dönüştürmeyi istemek şöyle dursun, kendi nihai “hayat kararları”nı hocalarının müdahalesinden bağımsız bir şekilde almalarını sağlamak için öğrencilere dokunulmamasını istiyordu (WEBER, 1913: 103-105, 1917: 489-540, 1919: 95-98, aktaran: RINGER, 2003: 174).”

Weber’in bilimde değer tarafsızlığı savunusunun kavramsal çekirdeği teorik akıl yürütme ile pratik akıl yürütme arasında, betimleyici önermelerle kural koyucu önermeler arasında, olan ile olması gereken arasında yapılan bir ayrımdır. Yine “Weber, uzmanlaşmayı bilimsel yeniliğin mutlak bir ön koşulu olarak betimlemesine rağmen, “bilim”in teknik becerilerin ötesine uzandığını, bilgiyi kendi için istemeyi içerdiğini ısrarla savundu ve bilim’i (Wissenschaft’ı) “binlerce yıldır” gelişmekte olan ve “bu günlerde negatif reaksiyonları kışkırtan…. düşünselleşme sürecinin…. en önemli kesiti” olarak tanımladı (RINGER, 2003: 173-181).” “Değer yargılarından arınmış” yani dinsel doğmaları kabul etmeyen bilim “mucize” ve “vahiy”e inanmaz. İnandığı taktirde bilim kendi varsayımlarına ihanet etmiş olur.

SONUÇ

Weber’in metodolojik açıdan en büyük başarısı, on dokuzuncu yüzyıldan beri tarih, toplum ve kültür bilimleriyle uğraşan kişileri iki ayrı bölünmüşlüğe iten görüş açılarını bütünleştirici yorumlayıcı yaklaşım ile açıklayıcı yaklaşım olmuştur.

Yine Weber, sosyolojik açıdan insan davranışlarının farklı özellikler taşıdığını, insan davranışları hakkında doğa bilimlerindeki gibi genel-geçer yasalara ulaşılamayacağını öne sürmüştür. Fakat diğer bir yandan da, sosyolojinin asıl işlevinin, eylemlerinin anlamını kavramayı amaçlamak olduğunu, buradan hareketle, karşılaştırmalı bir temel üzerinde ideal eylem tiplerine, formel davranış modellerine yönelmek olduğunu ve sosyolojinin yalnızca eyleme ilişkin öznel bir yorum olmadığını savunmuştur.

Sosyolojinin konusunun sosyal eylem olduğunu öne süren Weber, sosyal eylemi dört gruba ayırmıştır: Geleneksel eylem, duygulara dayalı eylem, nihai ve en yüksek değerlere yönelmiş değer temelli rasyonel eylem ve araçsal eylem. Bu dört eylem türünden rasyonel eylemin kapsamı içine son ikisinin (nihai ve en yüksek değerlere yönelmiş değer temelli rasyonel eylem ve araçsal eylem) girdiğini söyleyen Weber, rasyonalizasyonu kapitalist batı toplumundaki en temel ve belirgin eylem olarak görmüştür. Pozitivist görüşlere ise tamamen karşı tavır olarak toplumda gelişmeyi yansıtan yasalara yer olmadığını belirtmiştir. Sosyal bilimlere yaptığı diğer önemli katkı da, değerlerden bağımsızlığı savunan, aksiyolojik yansızlığa yer veren nesnellik ve değer tarafsızlığı görüşüdür. Weber’e göre “bilim ve sosyoloji tercihi, araçsal akılcılık temeli üzerinde hiçbir zaman meşrulaştırılamayacak olan bir tercihtir.” Aynı durum, bilimsel ve sosyolojik araştırma konularının seçiminde de geçerlidir. Söz konusu tercih ve seçimler bir kez yapıldıktan sonra, sosyolojik bir araştırma, rasyonel tutarlılığın bilim cemaatinin eleştirilerine tabi olması anlamında, değerden bağımsız ve yansız olmak durumundadır. Weber ekonomik determinizme karşı çıkıp, kültürün, özellikle de dinin, insan davranışını biçimlendirmedeki rolünü vurguladığı, insan ilişkilerinde, bireylerin öznel yönelimlerini ön plana çıkardığı ve nihayet, kapitalizmin yıkılacağı tezine karşı eleştirel bir tavır takınıp, sosyalist toplumlardaki planlı ekonominin rasyonalizasyonu güçlendirdiğini söylediği için, “Nietzche’yle birlikte on dokuzuncu yüzyılın en önemli düşünürlerinden biri olarak gördüğü Marx’ı olmasa bile, kurumsallaşmış marksizmi şiddetle eleştirmiştir (genclik.chp.org.tr., 20.04.2004).”

Rasyonalizasyonun her alanda izlerini süren ünlü düşünür söz konusu rasyonalizasyonun bir kaynağının Protestan ahlâkının yol açtığı kültürel değişimlerde bulunduğunu savunmuştur.

Buna göre Protestan ahlâkı her ne kadar kapitalizmin ilk ve temel nedeni olmasa da, bireyciliğin, sıkı çalışma ve disiplinin, rasyonel davranış ve özgüvenin önemini vurgulayan bir kültürel ortam doğurduğu için, kapitalizmin doğuşunda ve gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. “Weber’in kapitalizmin doğuşunu Protestan ahlâkına bağlanması günümüzde bu ahlâkı benimsememiş hatta dinî değerleri ciddiyete almamış bazı uzak doğu ülkelerinin gelişmişliği gerçeği ile uyuşmamaktadır. Weber bu konuda yalnızca kendi içinde bulunduğu toplumu göz önüne alıp dış dünyadaki diğer durumları görmediği için ciddi bir hata yapmıştır (http://www.askaptan.4mg.com, 2.04.2004).”

Doğa bilimleri ve sosyal bilimlerin metodolojik birliği konusundaki tartışmalarda, en önemli kişi kabul edilen “Weber, insan eyleminin açıklaması ve anlaşılmasıyla sosyal bilimlerin nesnellik problemi konusunda natüralizm ve anti-natüralizmin aşırı formları arasında oldukça dolayımlanan bir tavır geliştirmeye çalışmış, ve bu sebepten karmaşık görüşleri çeşitli şekillerde yorumlanmış iddiaları da hücuma uğramış veya savunulmuştur (KEAT/URRY, 1994).” Weber’in sosyolojisine bir diğer eleştiri de Amerikalı siyaset bilimci Fukuyama tarafından yapılmaktadır. Fukuyama’ya göre; Weber, “Din ve ideoloji gibi kültürel ürünlerin temeldeki ekonomik güçler tarafından yaratılmadığını, aksine kültürün kendisinin belli biçimlerdeki ekonomik davranışları ürettiğini öne süren Marx’ın teorisini tersine çevirmiştir (FUKUYAMA, 1998).”

1Weber, “ideal tip”’ i ilk olarak 1904 yılında “Nesnellik” üstüne kaleme aldığı yarısında kapsamlı bir şekilde tartıştı. İdeal tip ile gerçeklik arasındaki çizginin bulanıklaştırılması gerektiğini ısrarla savundu (RINGER, 2003: 147-149).
2“Yasa bağımlı”
3Vergin, Weber’in tutumunu daha sora J.P.Sartre ve J.Habermas gibi filozofların ve sosyologların savundukları angajmanın tam aksine entelektüel bir tutum olarak görmekte, bu tutumun bazı siyasal ideolojik kaygılarını da yansıttığını dile getirmektedir (Vergin, 2003:230).
4 Çileciliğe dayalı bir dünya görüşüdür.
5“Baptist hareketinden doğan tarikatlar. Bu gün 25-30 Milyon mensubu bulunan ve Hollanda’da doğmuş bir Protestan mezhebidir” (TÜMER/ KÜÇÜK, 2000).
6Bu bölümün hazırlanmasında Max Weber’in “Sosyoloji Yazıları” adlı eserinden bazı yerler alıntılanmıştır. (WEBER:1993: 79-80, 82-83, 86-90, 95-103, 113-125).
7Plütokratik, yetkinin zenginlerden olduğu hükümet anlamına gelmektedir.
8Meslek Olarak Bilim adlı makalede Max Weber’in “Sosyoloji Yazıları” adlı eserinden bazı yerler alıntılanmıştır (WEBER, 2003:126-148).
9Dilettan’te kelimesinin Türkçe karşılığı güzel sanatlar düşkünü, sanat meraklısı,amatördür.
10Emprezaryoluk (Impresario) , bir ücret karşılığı bir ya da bir grup sanatçının çalışma programlarını, anlaşmalarını düzenleyen kimse anlamına gelir.

Kaynaklar
KİTAPLAR

1) AXTMANN, R. (1998), State Formation and the Disciplined Individual in Weber’s Historical Sociology, R. Schroeder (Der), Max Weber, Democracy and Modernization, St. Martin Press, Inc., New York.

2) ARON, Raymond (1986), Sosyolojik Düşüncenin Evreleri (Çev. Korkmaz Alemdar), Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 371.

3) CEVİZCİ, Ahmet (1997), Felsefe Sözlüğü, Ekin Yayınları, 1997.

4) FUKUYAMA, Francis (1998), Güven, Sosyal Erdemler ve Refahın Yaratılması, (Çev. A. Buğdaycı), İş Bankası Yayınları.

5) GIDDENS, Anthony (1999), İleri Toplumların Sınıf Yapısı, Birey Yayıncılık.

6) KEAT Russel/ URRY, John (1994), Bilim Olarak Sosyal Teori, İmge Yayınları, Ankara.

7) RINGER, Fritz (2003), Weber’in Metodolojisi, Kültür ve Toplum Bilimlerinin Birleşimi (Çev. Mehmet Küçük), Doğu-Batı Yayınları, 1. Basım, Ankara.

8) RUNCIMAN, G. W. (1972), Social Science and Political Theory, Cambridge: Cambridge University Press.

…………………..(1972), A Critigue of Max Weber’s Philosophor Social Science, Cambridge: Cambridge University Press.

9) SWINGEWOOD, Alan (1998), Sosyolojik Düşüncenin Kısa Tarihi (Çev. Osman Akınhay), Bilim ve Sanat Yayınları.

10) SCHACHT, R. (1995) , Making Sense of Nietzche, University of Illinois Press, Chicago.

11) SUNAR, İlkay (1999), Düşün ve Toplum, Doruk Yayınları, Ankara.

12) TAYLOR, Charles (1988), “Neutrality in Political Science” Philosophy, Politics and Society, Der. Peter Lasiett ve W. G. Runciman (Oxford: Basil Blackwell).

13) TÜRKDOĞAN, Orhan (1981), Endüstri Sosyolojisi, Türkiye’nin Endüstrileşmesi: Dün-Bugün-Yarın, Töre Devlet Yayınevi, Ankara.

14) TÜMER, Günay/ KÜÇÜK, Abdurrahman (2000), Dinler Tarihi, Ocak Yayınları, Ankara, 2000.

15) TURNER, Bayan S. (1991) , Max Weber ve İslâm (Çev. Yasin Aktay), Vadi Yayınları, Ankara.

16) VERGİN, Nur (2003), Siyasetin Sosyolojisi, Bağlam Yayınları, İstanbul.

17) WEBER, Max, The Methodology of the Social Sciences, (1949), Translated and Edited by Edward A. Shills and Henry A. Finch, New York : The Free Pres.

……………….......(1993), Sosyoloji Yazıları (Çev. Taha Parla) , Hürriyet Vakfı Yayınları, 3. Baskı, , İstanbul.

……………………(1985), Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu, (Çev. Zeynep Aruoba), Hil Yayınları, İstanbul.

……………………(1961),General Economic History, Hellman M. Palyi, eds. Frank H.

MAKALELER

WEBER, Max [First pub. In Archiv, 19 (1904): 22-87], “Objektivitat”, “Die” “Objektivitat” sozialwissenschaft licher und soziahpolitischer Erkenntnis in GAW.

……………………, (First Printed In ms. 1913), “Gutachten zur Werturteilsdiskussion im Ausschuss des Vereins für Sozialpolitik”, in Edward Banmgarten, Max Werk: Werk und Person (Tübingen: Mohr, 1964), pp. 102-139.

…………………….., (First pub. In Logos, vol. 7 (1917), pp. 40-88), “Der Sinn der “Wertfreiheit” der soziologischen und ökonomischen Wissenschaften” , in GAW, pp. 489-540.

…………………….., [First pub. As printed lecture in series “Geistige Arbeit als Beruf” (Munich, 1919)] , “Wissenschaft als Beruf” , in MWGI / 17 , pp. 71-111.

……………………., [First pub. In Archiv, 24 (1907): 94-151] “R. Stammlers “Überwindung” dermaterialistichen Geschichtsauffassung”, in GAW, pp. 291-359.

……………………, [First pub. In Jahrbuch, 27 (1903): 1-41], “Roscher und Knies und die logischen Probleme der historischen Nationalökonomic”, part I : “Roschers historische Methode in GAW, pp. 1-42.

………………….. (1946) , “Essay in Sociology,” Edited and Translated by Hans H. Gerth and C. Wright Mills, New York: Oxford University Press, 153.

INTERNET

ABAKUMA, Moriyuki , “Weber’s Methodology”,http://www.ne.jp ., Erişim Tarihi: 10.03.2004.

TORUN, İshak, “Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk”,http://www.cumhuriyet.edu.tr., Erişim Tarihi: 15.03.2004.

“Weber ve Yorumlayıcı (Anlayıcı) Sosyoloji”,http://www.askaptan.4mg.com. , Erişim Tarihi: 2.04.2004.

“Weber, Max: Basic Terms (The Fundamental Concepts of Sociology)” Ed. Edward A. Shills and Henry A. Finch, ssrl.urhicago.edu., Erişim Tarihi: 12.04.2004.

“Weber, Max”, genclik.chp.org.tr, Erişim Tarihi: 20.04.2004.

[ Başa Dön ] [ PDF ] [ Editöre E-Posta ] [ Yorumlar ]
[ Yazım Kuralları | Editörler | Dergi Hakkında | İçindekiler | Arşiv | Yayın Arama | Ana Sayfa | E-Posta ]


tarafından geliştirilmiştir