[ Yazım Kuralları | Editörler | Dergi Hakkında | İçindekiler | Arşiv | Yayın Arama | Ana Sayfa | E-Posta ]
 Bilim, Eğitim ve Düşünce Dergisi
Mart 2003, Cilt 3, Sayı 1, Sayfa(lar) 02
[ PDF ] [ Yazara E-Posta ] [ Editöre E-Posta ] [ Yorumlar ]
Üniversitelerinin Sorunları –2
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ
Çukurova Üniversitesi
 
Aralık 2002 sayısında işlenen Bilgi Çağında Türkiye Üniversitelerinin Sorunları-1 altında işlenen konuların devamı niteliğindeki bölümde yeni YEK yasa önerisi nedeniyle bu sayıda üniversite yöneticilerinin belirlenmesi ile birlikte öğretim üye ve öğrencilerin örgütlenmesi sorunu işlenmiştir. Aşağıda sıralanan diğer sorunlar ileriki sayılarda işlenecektir.

4: Yönetim sorunu
a)Yöneticilerin belirlenmesi

Üniversitelerin bugün belki de en çok tartışılan sorunu yöneticilerinin nasıl tespit edileceğidir. Diğer sorun da üniversitelerin bir koordinasyon merkezinin olup olmamasıdır. Basından öğrendiğimiz kadarı ile görüş belirtebilen öğretim üyeleri, YÖK üyeleri, Rektörler ve Öğretim Elemanları Dernekleri de bir tür koordinasyonun çağın gereksinimlerine uygun bir şekilde yapılanması halinde olabileceğini, ancak mevcut YÖK benzeri merkeziyetçi otoritenin istenmediği anlaşılmaktadır. Yeni yasa önerisi de bu doğrultuda Yükseköğretimde Eşgüdüm Kurulu adı altında bir çatı modeli önermektedir.

Üniversitelerin en çok konuşulan sorunu yöneticilerini halen nasıl belirleyeceğini tespit etmiş olmamasıdır. Bu daha çok yasal duruma bağlı olduğundan öğretim üyelerinin sınırlı bir etkisi bulunmaktadır. Aslında üniversitelerin Rektör seçimi Üniversitelerin kurulduğu 11. Yüzyıldan beri tartışılmaktadır. 16. Yüzyıla kadar öğrenciler tarafından seçilen Rektörler daha sonraları öğretim üyeleri, bazen öğrenci, üniversite çalışanlarının temsilcileri aracılığı ile bazen de doğrudan mütevelli heyetler tarafından belirlenmiştir. Bugün başta Almanya olmak bazı batı ülkelerinde rektör üniversite senatosunca seçilir. Senato üyelerinin üçte ikisi öğretim üyeleri, üçte biri de öğrenciler ve çalışanlar tarafında oluşmaktadır. Senatonun seçtiği kişi rektör olarak atanır ve hiçbir siyasi güç ve etkinin rolü olmaz. Öğrenci birliği ve çalışanların siyasi örgütlenmesi üniversite ortamında serbest olduğu için siyasi ağırlık kendini otomatik olarak temsil etmiş olur. Senatoca seçile rektör yine senatonun onayı ile yardımcılarını, dekanları ve bölüm başkanlarını atar. ABD ve diğer bazı ülkelerin de ise üst düzeyde nitelikli oldukları belirlenmiş rektör belirleme kurulu, üniversitenin bulunduğu ilin, önde gelen yetkinleri tarafından önceden belirlenmiş zorlu kriterlere uygun rektör seçimi yapabilmektedir. Tabii Rektör olacak kişinin bilim ile haşır neşir olması ve bir çok konuda yetişmiş olması aranılan niteliklerin başında gelmektedir. Bugün ABD’de uluslar arası alanda yapılan aday seçimi son derece seçici geçmektedir. İngiltere’de rektör kraliçenin temsilcisi tarafından atama ile gelmektedir. Yine bazı toplumlarda ise üniversiteler kendi yöneticilerini kendileri belirlemektedir. İdari özerklik anlamına da gelen bu işlemde öğretim üyeleri ve diğer öğretim elemanları yanında çalışanların ve öğrenci temsilcilerinin oyu ile seçilmektedir. Ülkemizde şimdiki Ankara Üniversitesinin temlini oluşturan Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü’nün rektör seçimi seçim kurulu tarafından iki yıllığına yapılırdı (Arif AKMAN, Gıda Dergisi, 1990).

Ülkemizde üniversitelerin üst yönetimi olan Rektör belirlenmesi şimdilik kısmi bir seçimle 6 aday arasından ilk üçe girmiş olmak, sonra YÖK tarafından ilk sıraya seçilmiş olmak ve en sonunda Cumhurbaşkanının onayının alınması gibi her aşması bir çok faktöre ve hesaba bağlı bir süreçten geçmektedir. Doğrudan seçim işleminde içeriye dönük oy kaygıları ve nepotist yaklaşımlar sık sık şikayet konusu olmaktadır. Bazı durumlarda siyasi yaklaşımların işin içine girmesi, üniversitelerin öğretim üyesi seçiminde de kendini göstermesi kamuoyunun dikkatinden kaçmamaktadır. Seçim sistemine getirilen en yaygın eleştiri ise daha önce oy kaygısıyla söz verdiği destekçilerinden atama yapması gelmektedir. Bu da çoğu zaman hiç de hak etmedikleri halde bazı zayıf kişililerin belirli görev veya ünvanlar almasına neden olmaktadır. Bir diğer sorun da seçimle gelen Rektör birinci dönemde rahat çalışamamakta, genelde ikinci seçimi kazanmak için dengeleri gözetmek zorunda kalmaktadır. Bunun için iki kez seçim yerine bir kez seçim önerilmektedir. Yeni YEK’ tasarısında rektör bir kez beş yıllığına seçilir hükmü içermektedir ki bu olumlu bir gelişmedir.

Yeniden şekillendirilmeye çalışılan Yüksek eğitimde Eşgüdüm Kurulu (YEK) ile Rektör belirlenmesinde net olmamakla beraber doğrudan seçimi ile belirlenen adayın Cumhurbaşkanı tarafından atanması öngörülmektedir. Fakat aday olabilme kriterleri halen belirtilmemektedir. Öncelikli olarak seçimin yapılabilmesi için bir üniversite yönetim organının oluşması gerekmektedir. Bunun için Üniversite çalışanları ve öğrenci temsilcilerinin mutlaka belirli bir ağırlıkta temsil edildiği bir kurulun veya senatonun meclisin oluşturulması yararlı olacaktır.

Rektör adayları için belirli kriterleri sağlayan kültürel alt yapısı sağlam, dil bilen, bilim ile haşır neşir olan, projeler üretmiş ve iletişimi kolay olan kişilerin aday olması ön koşul olmalıdır. Rektör öğretim üyeleri, öğrenciler, ve çalışanların oluşturduğu bir kurul tarafından yine belirlenecek bir yöntemle belirlenmelidir. Ve Rektörün bu kurula karşı kendisini sorumlu tutmak zorunda olması gerekir. Bu şekilde üniversitenin verimli çalışması ve keyfi uygulamalardan arındırılması sağlanmış olur.

Mevcut YÖK yasasında Dekan atamaları benzer şekilde gerçekleşmekte olup, atamada Rektörlerin inisiyatifine kalmıştır. Rektör isterse dekanı seçim ile belirler, isterse doğrudan üç adayı YÖK’e bildirerek atanmasını sağlayabilir. Bölüm Başkanı ataması Dekanların inisiyatifine kalmıştır. Tek seçim yapılan birim ise Anabilim dalı başkanlıklarının belirlenmesindir. Ana bilim dalı başkanı seçiminde yine oy kaygısı nedeniyle akademik kadro oluşumunda dolayı bazen iyi bilim adamı yerine iyi söz dinleyen ve sözden çıkmayan adaylar daha çok tercih edilenler arasında yer almaktadırlar. Bu durum özelikle taşra üniversitelerinde kurumu olumsuz yönde etkilemektedir.

Yeni YEK sisteminde dekanın seçim ile belirlenmesi öngörülmektedir. Şimdilik kriteri belirlenmemiş olan sistemde Dekan ve Anabilim dalları ve Bölüm başkanlıkları konusunda en iyilerin olması, akademik anlamda hiçbir sorunu olmayan, dil bilen, iletişimi yüksekler arasından yapılması mutlaka gereklidir. Artık sınırları dışına taşınmış olan Yükseköğretimde dekan, bölüm başkanları uluslar arası ilanla duyurular yapılarak alanın en iyilerine de seçime girebilme şansı tanınabilmelidir. Böylece bilimsel kalitenin evrensel anlamda artması sağlanabilir. Gerçek anlamda çağdaş batı toplumlarında olduğu gibi ilkeleri ve kriterleri belirlenmiş bir sistemin ilgililerce her yönüyle tartışılarak idari özerklik süreci içerisinde uygulanabilir. Dekan ve Bölüm Başkanlarının kaç kez yeniden aday olabilecekleri ise halen yasa önerisinde belirginleşmemiştir. Fakülte ve Bölüm kurullarının işletilmesi ve yöneticilerin kurullara karşı sorumlu olması ilkesinin mutlaka net olarak belirlenmesi gerekir.

Genel olarak yeni YEK ve UAK ile önerilen seçim sistemi doğru, ancak eksiklikler içermektedir. Yönetici seçiminde öğretim üyeleri, yardımcıları, öğrenciler ve çalışanların belirli ağırlıkta temsil edilerek belirlenmesi daha adil ve çağdaş olur kanısındayım.

a)Senato ve Yönetim Kurulları

Üniversite Yönetim Kurulları ve Senatolar mevcut YÖK yasasında batı standartlarında ölçütler içermemekle beraber yinede üniversite dışından kişi ve kuruluşların üniversite sorunlarına müdahalesine izin vermemesi, ki bu genelde kabul görmekte idi. Mevcut YÖK yasasındaki en çok eleştirilen konu senatoların oluşumunda Rektörün Dekan ve Yüksek Okul Müdürlerini atadığı için Yönetim kurulu ve Senatoda çoğunluğu kendi lehine çevirdiği yönündeydi. Fakülte dekanlarının atanma ile yapılması rektörün istediği kişilerin otomatik olarak Üniversite Yönetim kuruluna alınmasını sağlamaktadır. Benzer şekilde senatonun oluştuğu Fakülte ve Yüksek Okul müdürleri Rektör tarafından atandıkları için doğal olarak senato rektörün istediği kişilerden oluşmaktadır. Yerleşik üniversitelerde Dekanların seçim ile belirlenmesi, Öğretim Üyelerinin özgür iradeleri ile seçilmeleri nedeniyle bu tür şikayetler daha az duyulmaktadır. Ancak yine de öğrenci temsilcileri ve üniversite çalışanları yanında Araştırma Görevlilerinin temsilcilerinin senatoda yer almaması bir eksiklik. Yeni yasa önerisi bu bağlamda eski sistemden farklı olarak İş çevrelerinden, Ticaret ve Borsalardan ve belediye meclisi üyelerinden temsilcileri kapsamakta olup beraberinde bir çok soru işaretini getirmektedir. Bir mütevelli heyet şeklindeki bu yaklaşım başta profesör ataması olmak üzere üniversitelilik bakış açısı içerisinde çözülmesi gereken konuların konuya hakim olmayan kişilerin parmak hesabı ile oylanması büyük sakıncalar doğurmaktadır. Bir şekilde doğrudan olmasa bile dolaylı yoldan siyasilerin üniversite ile bağ kurması sağlanması istenmektedir. Bu anlamda Üniversite Senatoları veya üniversite Yönetim kurulları öğretim üyeleri, yardımcıları, öğrenciler ve çalışanlardan oluşan bir yapıya dönüştürülmelidir. İş çevreleri sendikalar ve Belediye meclisi üyelikleri belirli dönemlerde danışma niteliğinde toplantılar ile görüş ve önerileri alınabilir bir yapı kazandırılabilir fakat Üniversite yönetimine yön vermemek koşulu ile oy hakkı olmamalı.

c) Fakültelerin Farklı yapılanması

Fakülteler ve bölümler kendi faaliyet alanlarına göre ayrı örgütlenebilirler. Üniversiteler ve Fakülteler öz denetimlerini kendileri sağlayarak hem bilimsel hem de mali yönden kendilerini denetleyecek dinamik modeller oluşturabilirler. Fakültelerin işleyişi ile ilgili yönetmelikler ve tüzükler kendi koşullarına göre belirlenmelidir. Mühendislik, Tıp, İdari Bilimler ve Güzel Sanatlar Fakültelerinin yapıları, beklentileri ve işlevleri farklı olması nedeniyle farklı yapılanması önemlidir. Akademik aşamada bilimsel kriterler bakımından da birbirinden farklılıklar oluşturmaktadırlar. Birimlerin faklı şekilde örgütlenmeleri ve kendi öğrencilerini belirleme dahil bazı konularda özerkliklerinin olması birimlerin verimlilikleri açısından önemli olacaktır.

d)Mali özerklik

Üniversitelerde en çok konuşulan ve mevcut YÖK yöneticileri ve Rektörlerin talep ettikleri mali özerklik üniversitelerin en çok gereksinim duyduğu bir konudur. Dünyanın hiçbir ülkesinde üniversite bütçeleri Maliye bakanlığı ve diğer ilgililerce izne bağlanmamaktadır. Yıl sonu harcanmayan paraları Maliye bakanlılığına aktarılmamaktadır. Bu anlamda araştırma fonları yeniden işlerlik kazanmalı, torba bütçe oluşabilir, birimlerin harcama kalemleri ayrıca belirlenebilir. Üniversitelerin bütçeleri ağırlıkları ve üretkenlikleri oranında siyasi etkiden bağımsız olarak ülkenin bütçeden bilime ayırdığı belirli oranda ki payın sağlanması gerekmektedir. Bilim ve araştırma bütçeleri bir milli mesele gibi görülmeli ve her türlü etkiden uzak olarak ele alınmalıdır.

Gelişmiş batı ülkelerinde maliye veya yerel yönetimler ihracatta elde edilen gelirin % 0.1 düzeyinde bir bölümünü araştırma kurumlarına aktararak o konudaki üretkenliği artırmayı ve sorunları çözmeyi sağlamaktadırlar. Bu model yeni YEK yasa önerisine eklenebilir. Bu şekilde üniversite-sanayi işbirliği sorun çözmeye dayalı olarak sağlanabilir.

5. Öğretim Elemanlarının Örgütlenme Sorunu

Öğretim üyelerinin bilimsel araştırma ve eğitim öğretim görevleri dışında bir diğer önemli görevi toplumsal sorunlara yaklaşımı ve toplumun önünü açacak çözüm önerileri sunmasıdır. Sivil toplum örgütü görevi üstlenen öğretim üyeleri dernek ve sendikaları halen istenilen düzeyde üye sayısı bulamadıkları için çeşitli konulardaki talepleri yetkililer tarafından dikkate alınmamaktadır. Öğretim üyeleri dernek ve sendikalarının etkin olmayışı, yayın organlarının olmayışı, geniş anlamda öğretim üyelerinin kendi görüşlerini ifade edecek alan bulamamalarına neden olmaktadır. Böylece de üniversiteler kendi iç dinamiklerini tartışmamakta ve bilimsel alandaki üretimden gelen güçlerini yansıtmamaktadırlar. Çeşitli konularda görüşlerini belirli platformlarda tartışamayan bilim insanları toplumsal sorunlardan da uzaklaşmaktadırlar. Bilim adamları, dernek ve sendikaya 12 Eylül sonrasındakine benzer baskıya maruz kalacağını düşünerek üye olmamakta ve kendilerine resmi makamlar tarafından biçilen görevin dışında toplumsal ve evrensel bilgilendirme görevini yerine getirmeyerek ve toplumdan uzak kendi kabuğuna çekilmiş hareketsizler ordusunu oluşturmaktadırlar. Bilim adamları tarihsel misyon içinde toplumun bilgilendirilmesi ve aydınlanmasından aldıkları güç nedeniyle halk kitlelerinin yakın geçmişe kadar en çok değer verdikleri kişilerdi. Dünyada halen öğretim üyelerine ve öğretmene saygı bilgiye saygı olarak ifade edilir. Türkiye’de ise son 40 yılın toplumsal olayların sorumluluğu çoğunlukla üniversitelere yüklendiği için öğretim üyelerinin evrensel düşünce anlayışına uygun olarak kendilerini, olayları ve olguları ifade etmeleri engellenmiştir. Örgütsüz ve maddi gücü zayıflatılmış olan öğretim elemanı maddi gücü oranında toplumda değer görmektedir.

Örgütlü yani yukarıdan aşağı iyi organize olması gereken kurum nedense örgütsüz bir akortsuzluk sergilemektedir. Bu anlamda üniversite öğretim elemanları arasında tam bir dağınıklık yaşanmaktadır.

Örgütlülük bir bilinç sorunu olduğu sık sık vurgulanır. Çağdaş toplumların temel göstergelerinden biri olan örgütlülük maalesef üniversitelerde görülememektedir. Hükümet tarafından Yüksek Öğretim Yasasının yeniden tartışmaya açılması sırasında görülen dağınıklık evlere şenlik. YÖK görüş konunun tartışılmasının zamanı olmadığını belirterek konuyu üniversitelerin olmasa olmazı olan her tür düşüncenin tartışılması ilkesinin dışına çıkarak konuyu tartışmamaktadır. Üniversiteler YÖK ile ters düşmemek için konuyu tartıştırmaktan kaçırdılar. Öğretim elemanları Dernekleri ise ağırlıklarının olmamsı nedeniyle dikkate alınmadıkları görülmektedir. Fakat konuyu politize olmuş her kesim hata halktan kişiler yüksek öğrenimin sorunlarını tartışırken örgütsüz üniversiteler konuyu tartışmamışlardır.

İnsanın insan olması ile günümüze kadarki başarının ardında örgütlülüğün yani iyi organize olmalarının yatığı bilinmektedir. Gelişmiş batı toplumları bugün ulaştıkları noktaya iyi organize oldukları ve örgütlendiği için gelmişlerdir. İsveç nüfusu 7 milyon fakat örgütlü nüfusu ise 22 milyon olarak sık sık örnek gösterilir. Bu bağlamda toplumun en eğitilmiş kesiminin örgütlememesi ve örgütlülükten kaçınması mutlaka araştırmaya değer bir konu.

6. Öğrencilerin Örgütlenme Sorunu

Genelde liderlerin, düşünürlerin ve iddiası olan kişilerin düşüncelerinin şekillendiği dönemler gençlik dönemleridir. Gençliğin gücü ve önemi belki de en Mustafa Kemal tarafından anlaşılmış ve en büyük emanetim dediği Cumhuriyeti gençliğe emanet etmiştir. Batı toplumlarında üniversitelerinde gençliğin her türlü beyin faaliyetlerine müsaade ederek yaratıcılıklarını en üst düzeyde sergilemesine müsaade etmektedirler. Yukarıda da belirtildiği gibi eskide üniversite yöneticileri öğrenceler tarafından seçilirdi. Bugünde batı üniversitelerinde öğrenci konseyleri maddi ve manevi anlamda güçlü kuruluşlardır. Üniversitelerin bugün gençliğin fikirlerini sergilediği ortam olmadığı gibi, kendilerini ifade edecek ve gerektiğinde sorunlarını iletecekleri veya kendilerinin sorunlarını kendileri adına üst makamlara iletecek bir örgülülükleri de olmamıştır. Türkiye gibi jeopolitik önemi yüksek olan bir ülkede son 40 yıldaki toplumsal sorunların sorumlusu olarak üniversite öğrencileri gösterilmiş ve bu politikaların sorumlusu olarak üniversiteler her tür örgütlenmeye ve düşünce sergilemeye kapalı tutulmuştur. Öğrenciler ülkenin değişik sorunlarını tartışamamakta ve kendilerini ve düşüncelerini kamuoyuna yansıtamamaktadırlar. Öğrencilerin yayın organlarının olmaması öğrencileri tamamıyla başka yollardan hak aramaya yönlendirmiştir. Öğrencilerin üniversitelerde kendilerini ve sorunlarını tartışması ve yetkililere normal yollardan ulaşamaması hepimizin bildiği sokaklarda polis-öğrenci kovalamacasına neden olmaktadır. Geleceğin en dinamik unsurları olan gençlerin önündeki her türlü örgütlenme sorunu kaldırılmalı ve gençler en azından üniversite içinde her türlü düşünceyi savunabilme özgürlüğüne kavuşturulmalıdır. 12 Eylülün belki de en olumsuz etkisi kendisini bundan sonra gösterecektir. Görüş belirtemeyen, fikir tartışmasını sakıncalı bulan, İnternet cafeler de chat yapan, yalnız maç izleyen, ders çalışan, anne ve babanın günlük telkinlerine göre hareket eden bir gençlik oluşmaktadır, ki bu gençler otuz beşinde annesinin dizi dibinde ayrılamamaktadırlar. Gelişmiş ülkelerde her düşünceden ve renkten akımlar ve sosyal faaliyetler üniversitelerde gelişir ve bu faaliyetler üniversite öğrencisini üniversiteli yapar. Aksi taktirde ülkenin gelecekteki yöneticileri ve büyükleri bilgi çağının gereğini yerine getirecek, girişken, fikir ve bilgi sahibi olmaktan yoksun olacaklardır.

Batı Avrupa Üniversitelerinde İngiltere, Almanya, Fransa ve İskandinavya ülkelerinde güçlü öğrenci birlikleri bulunmaktadır. Her yıl düzenlenen seçimlere her türlü düşünceye sahip gurup ve kişiler katılarak öğrenci parlamentosu üyelerini belirlerler. Öğrenci parlamentosu üniversite yönetimine katılacak delegeleri belirler, öğrenci sorunlarını ilgililere iletir, yayın çıkarır, yeni gelen öğrencilerin üniversiteye uyumlarını düzenleyen ekinliklerde bulunur. Öğrenci birliği içindeki guruplar her tür yayın faaliyetini özgürce çıkarır ve dağıttır. İngillerde yabancı öğrenci dernekleri dahil her guruba ağırlığı oranında maddi yardımda da bulunur, her türlü faaliyetlerinin sürdürülmesine katkıda bulunurlar. Ülkemizde de son yılarda Avrupa Birliği normlarına uyum için seçimler yapılmaktadır. Ancak öğrenci seçiminin hiçbir yaptırım gücü olmaması nedeniyle ilginin olmadığı hatta bazı birimlerde zoraki bazı öğrencilerin isimlerinin yazdırıldığı basına yansımaktadır. Batı üniversitelerinde her tür düşünce seçime girdiği için militan nitelikli kendini alanında yetiştirmiş, lider vasıflı kişiler ön plana çıkmaktadırlar. Bugün Avrupa ülkelerinin bir çok devlet başkanları ve başbakanları öğrenci birliği liderlerinden gelmektedirler.

8. Öğretim Üyelerinin Özlük Hakları Sorunu

Üniversite öğretim üyeleri bugün toplumda aldıkları maaşla değerlendirilir duruma gelmişlerdir. ‘Maaşın kadar konuş’ anlayışı toplumda genel-geçerli hale gelmiştir. Tıp ve diğer bir iki meslek dışındaki öğretim üyelerinin düşük maşlarının dışında hiç bir ek gelirleri bulunmamaktadır. Artık bir çok öğretim üyesi yoksulluk sınırında bulunmaktadır. Düşünme yeteneği yüksek olan bir meslekteki bir kişinin düşündüğü gibi yaşayamaması bir tarafa, artık günlük ihtiyaçlarını karşılayamaz duruma düşmesi çok acıdır. Bir de az çalışıp veya hiç çalışmadan çok harcayan kişilerin yanında boynu bükük duruma düşmesi ise içler acısı bir durumdur. Niteliksiz bir işçinin bir profesörden daha fazla maaş aldığı bir ülkede bilim adamının bilgiye yatırım yapması da beklenmemelidir. Bilginin en yüce değer olduğu, her zaman her toplum katmanında ağırlığını hissettirmelidir.

Öğretim üyeleri kendilerini geliştirebilmesi için sürekli bir okuma eğilimi içerisinde olmalıdır. Holistik (bütünsel bakış açısı) felsefi görüşlerinin gelişmesi için yalnız kendi özel konusu dışında da değişik kaynaklara sahip olması gerekmektedir. Yabancı yayınların ne denli pahalı olduğu bilinmektedir. Öğretim üyelerinin maddi anlamda daha fazla eğitim malzemesi edinebilmesi için maaşına ek olarak yılda iki defa eğitim yardımı alması bir zorunluluk haline gelmiştir. Üniversitelerin çalışma ortamları günün koşullarına göre yeniden düzenlenmeli ve ekipmanlar yenilenmelidir. Öğretim üyelerinin çalışma ortamları son derece sağlıksız ve çalışma verimliliğini düşürecek düzeydedir. Bilgi toplumunun en çok tartıştığı bir ortamda hiç bir öğretim üyesine bilgisayar dahil İnternet ve diğer yardımcı öğretici araçlar sağlanmamakta, öğretim üyeleri bunları kendi olanakları ile sağlamaktadır. Kullanılan eğitim teknikleri halen istenilen düzeyde değil, dersler çok eskilerden çevrisi yapılmış kaynaklarla yapılmaktadır. Öğretim elemanlarının büyük çoğunluğu son yılların bilimsel faaliyetlerini yeterince takip edemedikleri için aynı ölçüde öğrencilerine dünyadaki son gelişmeleri aktaramamaktadırlar.

Son yıllarda açılan vakıf üniversitelerinin çoğunun fiziki mekanının nerede olduğu bilinmez iken bilimsel yayın sıralamasında ön planda oldukları görülmektedir. Nerede, ne zaman ve nasıl yapıldığı malum yada meçhul bilimsel çalışmalar? Devletin kendi üniversitelerini üvey evlat olarak gördüğü ortamda üniversitelerin yetenekli ve başarılı elemanları yüksek ücretlerle üniversitelerine transfer ederek bilimsel anlamda önde olduğu mesajı kamuoyuna yansıtılmaktadır. Bu durum hem etik hem de ülkenin bilimsel geleceği ve gelişimi için doğru değildir. Bu güne kadar ciddi anlamda öğrenci ve bilim adamı yetiştirmesi mümkün olmayan kar amaçlı veya siyasi amaçlı vakıf üniversiteleri kamu üniversitelerinin altını oymaktadırlar. Artık üniversite öğretim elemanları daha iyi bir gelecek için vakıf üniversitelerine geçmeyi bir meziyet olarak görmektedirler. Gidenlere ise gıpta ile bakılmaktadır.

Vargı

Türk üniversite sistemi batıdaki eşdeğerleri ile karşılaştırıldığında başta kalite sorunu olmak üzere ciddi sorunları bulunmaktadır. Form el olarak batı üniversitelerine benzer modeller uygulanmakta ancak başta üniversite gençliğinin örgütlenme, kendini ifade etme ve eleştirel bakış açısının oluşmasında batı normların gerisinde bulunmaktadır. Üniversitelerde belirlenmiş doğru fikirlerinin dışında fikirlerin gelişmesi halen üniversite dinamiklerinin önündeki engeller olarak görülmektedir. Üniversite öğretim üyeleri toplumun en eğitimli ve donanımlı mensupları olarak örgütsüz, dağınık bir koordinasyonsuzluk sergilemektedirler. Üniversiteleri ile ilgili her türlü gelişmeler örgütsüz olmaları nedeniyle tartışılmamaktadır. Hükümetin acil eylem planı çerçevesinde önerdiği yeni Yüksek Öğretim Yasası YÖK’ün olaya soğuk bakması üniversite yönetimlerinin konuyu kendi senatolarında tartıştırmaması kendileri ile ilgili bir konuda kendi görüşlerini ifade edememişlerdir.

Üniversite üst yönetimini oluşturan rektör, dekan ve bölüm başkanlarının belirleme kriterleri halen belirlenmemiş ve sorunu halen bir güç sınanması olarak görüldüğü için rektör olmak üzere yönetirlerin atanması halen bir takım siyasi etkiler, tabular, yasak mantığı ve güvenlik kaygıları çerçevesinde müdahaleler oluşmaktadır. Üniversite öğrencileri, araştırma görevlileri ve üniversite çalışanları üniversite yönetimlerinde hiç yer verilmemesi bir eksiklik olarak görülmektedir.

Yeni şekillenen yükseköğretim yasası ile mevcut YÖK’ yetkileri kısman YEK’e kısmen de Üniversiteler Arası Kurula (UAK) bırakması beklenmektedir. Ancak sınır net değil. YÖK’ün yetkilerinin YEK, Üniversiteler ve üniversitelerarası kurula bırakması yerinde olacaktır. Ancak üniversitelerin kendi programlarını yapmaları bulunduğu coğrafyanın sorunları ile haşir neşir olması nedeniyle özerkliğinin ve yetkilerinin daha fazlalaştırılması yerinde olacaktır. Ayrıca anabilim dalarından başlamak üzere aşağıdan yukarıya doğu örgütlenmesi ve yetkinin aşağıda olası üniversite verimliliğine daha çok katkı yapacaktır. Üst yönetimlerin daha çok koorinasyon görevi görmeleri daha yarlı olacaktır. Üniversitelerde TÜBİTAK, TÜBA, çalışanların sendika temsilcileri ve öğrenci temsilcilerinin görüşleri ayrıca temsil edilmesi yaralı olur kanısındayım.

Ayrıca ileriki sayılarda aşağıdaki sıraladığım sorunları irdeleyeceğim.

9. Araştırma Fonu Sorunu

10. Yayın Kalitesi Sorunu

11. Altyapı Sorunu

12. Nitelikli Öğrenci Bulma Sorunu

13 Yüksek lisans, Doktora Eğitimi ve Sorunları

14 Bilgiye Erişim Sorunu

15 İletişim ve Haberleşme Sorunu

16. Kongrelere ve Sempozyumlara Katılma ve Bunları Düzenleme Sorunu

17. Üniversitelerin Yabancı Dil Sorunu

[ Başa Dön ] [ PDF ] [ Yazara E-Posta ] [ Editöre E-Posta ] [ Yorumlar ]
[ Yazım Kuralları | Editörler | Dergi Hakkında | İçindekiler | Arşiv | Yayın Arama | Ana Sayfa | E-Posta ]


tarafından geliştirilmiştir