[ Yazım Kuralları | Editörler | Dergi Hakkında | İçindekiler | Arşiv | Yayın Arama | Ana Sayfa | E-Posta ]
 Bilim, Eğitim ve Düşünce Dergisi
Eylül 2004, Cilt 4, Sayı 3, Sayfa(lar)
[ Tam Metin ]
Eğitimli Birey Demokratik Birey İlişkisi
Mehmet YAPICI
AKÜ Eğitim Fakültesi

18. yüzyılda buharlı makinenin keşfi ile birlikte; tarım toplumunun da sonu geldi. Sanayi toplumu insanı tarım toplumu insanından farklı bir takım bilgi, beceri ve yeterliliklere sahip olmalıydı. Bunu sağlamanın yolu da, daha fazla eğitim ve okullaşma olmalıydı. Eğitimli insan, sanayi toplumun itici gücü olmalıydı.

Eğitim kurumlarının yaygınlaşarak, nitelikli insan gücü oluşturması sanayi toplumunun ana hedeflerinden biri olmuştur. Ancak sanayi toplumu ile birlikte kültür ve düşünüşte meydana gelen değişmeler, başlangıçta eğitim kurumlarını çok fazla ilgilendirmemiştir. Sanayi toplumunun yarattığı değişime uyum sağlayacak bireylerin eğitilmesi, kulluktan bireye geçişi hızlandırmasına rağmen, eğitim kurumlarının ana hedefinin eğitimli “kullar” yetiştirmekten vazgeçmemesi, yaşama biçimini iki temel paradoksun üzerine oturtmuştur. Sanayi toplumu insanı başlangıçta tutum olarak tarım toplumu kültürünü yaşamaya devam ederken, davranış olarak sanayi toplumunun gereklerine uygun bir yaşama biçimi geliştirmiştir. Kırsal kesimden kentlere doğru göç ederken, beraberinde kültürünü de taşımıştır.

Yaşama biçimindeki bu düalizm, eğitim kurumları aracılığıyla sağlanamadığı için de, değişim sancılı olmuştur. Kadınların toplumsal rollerinin değişmesine rağmen, anlayışın değişmemesi, çocukluk kavramının değişmeye başlamasına rağmen çocuğa minyatür bir yetişkin olarak bakılması anlayışının değişmemesi, kuldan bireye doğru meydana gelen değişime rağmen bireyin kendini kul olarak algılamaya devam etmesi, sanayi toplumu ile birlikte ortaya çıkan sermaye sınıfının; tarım toplumunun egemen gücü kilisenin, işlevini ele almaya başlaması ile birlikte doruğa çıkmıştır.

Bu çalışmada, sanayi toplumu ile birlikte oluşması gereken örgütlü toplumun ortaya çıkışının engellenmesinde eğitim kurumlarının (dolayısıyla eğitimli bireylerin) rolü tartışılmaktadır. Bu bağlamda, eğitimli bireyle demokratik birey arasında doğrusal bir ilişki olmadığı ileri sürülebilir. Çünkü; eğer eğitimli bireyle demokratik birey arasında doğrusal bir ilişki olsaydı; dünya sanayi toplumundan itibaren daha barışcıl bir kültürün oluşumunu sağlayabilirdi. Dünya, aynı anda hem ilkel toplum kültürünün, hem tarım toplumu kültürünün hem sanayi toplumu kültürünün hem de bilgi toplumu kültürünün yaşandığı bir yer haline gelmiştir. Bu tek başına çatışma ve bozulmaların sebebi olmasa da, en önemli sebeplerinden bir olarak düşünülmektedir.

İnsanların eğitilme gereksinimi duymaları, kendiliğinden oluşan bir süreç değildir. Eğitme ve eğitilme gereksinimini belirleyen temel unsur, ulusların ne tür bir toplum düzeninde yaşadıkları ile bağlantılıdır. Bugün hala tarım toplumu ve tarım toplumu üretim araçlarının egemenliğinde yaşıyor olsaydık; hiç kimse eğitme ve eğitilme yönünde talepte bulunmayacaktı.

Tarım toplumunda; eğitim çağındaki nüfusun yüzde 5’i eğitilirken; bu oran sanayi toplumunda yüzde 60, bilgi toplumunda yüzde 100’dür (Dura ve Atik, 2002:258). Görüldüğü gibi; eğitim görme gereksinimi, toplumsal yaşam biçiminin belirlediği bir olgudur. Tarım toplumundan bilgi toplumuna doğru geçişte, eğitim düzeyi oranlarının yükselmesi; bireylerin talep ve gereksinimleri doğrultusunda değil, siyasal sistemlerin gereksinim duyduğu iş gücünün niteliğine ilişkin olarak biçimlenmektedir. Bu nedenle de, eğitim sistemlerinin temel kurgusu; üretim sürecine katılacak bilgi ve becerilere sahip bireyler yetiştirmek olmuştur. Ve bu sorgulanmaması gereken bir hedeftir. Bunun için de, eğitim sistemleri, siyasal sistemlerin denetiminde olmalıdır.

Tarım toplumu insanının yaşam standartlarını gerçekleştirmek için gereksinim duyduğu temel nitelik; fiziksel iş gücü ve bu iş gücünü atadan öğrendiği tarzda enerjiye dönüştürmek şeklindeydi. Sanayi toplumunun gerektirdiği nitelikli veya niteliksiz iş gücü ise; teknik aletleri kullanabilecek kadar gerekli olan bir okur-yazarlık düzeyiydi. Oysa, bilgi toplumunda bilimsel bilgiye ulaşacak ve bunu üretecek nitelikte zihinsel iş gücü gereksinimi hem eğitim kurumlarına duyulan talebi artırmakta hem de daha uzun süreli eğitim sürecini zorunlu kılmaktadır.

Dünya 20. yüzyıla girerken batı ülkelerinde halkın büyük çoğunluğu sadece ilköğretim düzeyinde eğitim görüyordu. Ortaöğretim ise ancak belirli bir azınlığa tanınan bir ayrıcalık durumundaydı (Dura, 1990:77). Toplumların eğitim düzeylerinin yükselmesi ile üretim araçlarının gelişimi arasında doğrusal bir ilişki olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Üretim araçlarının kullanımı, eğitim düzeylerinin yükselmesini zorunlu kılmıştır. Bu nedenle eğitim kurumlarının hedefi ne yazık ki asla bireyin mutluluğu ve kendini gerçekleştirmesi olmamıştır. Bunun sonucu olarak da, üretim araçlarının değişiminden kaynaklanan toplumsal yaşam biçimi, eğitim kurumları aracılığıyla denetim altına alınmıştır. Eğitim kurumlarının demokratik bireyler yetiştirmek gibi bir hedefi hiç olmamıştır. Bu tür hedefler, genel ve soyut hedeflerin içine serpiştirilmiş göz boyamadan öteye geçemeyen hedeflerdir.

Yaşadığımız çağ bilgi çağı, bilgi toplumu ya da bilgi ekonomisi olarak kabul edilmektedir. Buna göre; eğitim sistemi bilgi toplumunun gereksinimlerini karşılayamamaktadır. Eğitim sistemlerinden mezun olanlara, küresel düşünme, yeterli girişimcilik ve rekabet etme becerisi kazandırılamamaktadır (Özden, 2002:74). Görüleceği üzere; bilgi toplumu adı altında, bireyden beklenen, üretim araçlarının kullanımına ilişkin bilgi ve becerileri kazanmalarıdır. Diğer açıdan, “küresel düşünme” becerisi de üzerinde durulmaya değer bir paradigma olarak göze çarpmaktadır. Küreselleşme; bilgi toplumu aşamasında olduğu varsayılan Amerikan kültürünün ihraç ettiği bir makyaj malzemesidir. Küresel düşünmenin içi Amerikan emperyalizmi ve kültür ihracıyla doludur. Bugünün siyasal sistemleri küresel düşünmeyi tavsiye ederken; 2500 yıllık sorgulayıcı ve analitik düşünme neden es geçilmektedir. Çünkü; bu siyasal sistemlerin var oluşunu sorgulamayı gerektirmektedir.

Eğitim sistemlerinden, önceleri tarım toplumu için, daha sonra da sanayi toplumu için insan yetiştirmesi beklenmiştir. Bugün ise bilgi toplumu ağırlıklı bir toplum için gerekli donanım ve yeterlilikte mezunlar vermesi beklenmektedir (Özden, 2002:74). Demokratik insan yetiştirme ile ilgili bir hedef, görüldüğü üzere yoktur.

Eğitim düzeyi ile demokratik nitelikler arasında doğrusal bir ilişki olmadığının en açık kanıtı ise savaşlardır. Ki bu savaşların çoğunlukla, temelde ekonomik gerekçelerle çıkması ise, eğitim kurumları ile üretim araçlarının gelişmişliği arasında bir doğrusal ilişki olduğu varsayımını desteklemektedir. Askeri kaynaklara göre M.Ö. 3600 yılından günümüze kadar 14361 kez savaşmışız. Bu savaşlarda 3.640.000.000 insan yaşamını yitirmiş. Bu savaşlarda yitirilen maddi kaynaklarla, ekvator kuşağı üzerinde 165 metrelik altın madeninden bir duvar yapılabilirmiş (Vakit Gazetesi, 2003). Birinci Dünya Savaşından günümüze kadar geçen zaman diliminde, savaşlarda ölenlerin sayısı 80 milyon, giderek uygarlaşan (okullaşan) dünyada her yıl açlıktan ölenlerin sayısı ise 200 milyon civarında (Takvim Gazetesi, 2003:13) ve bugün tüm dünyada yaklaşık 800 milyon aç insan var (Sabah Gazetesi, 2003:3). M.Ö. 3600 yılından M.S. 1914 yılları arasında 3. 560.000.000 insan yaşamını yitirmiş; yani ortalama olarak yılda 645 629 insan ölmüş; 1914 yılından günümüze kadar ise ortalama olarak yılda 890 000 insan ölmüş. Bu rakamlar bile; eğitim düzeyi ile toplumsal barış ve demokratik gelişmişlik arasında bir doğrusal ilişki olmadığını kanıtlamaya yetmektedir.

Eğitim kurumları insanları gruplara ayırır. Bu gruplama işlemi sorgulanmayan üç varsayıma dayanır. Çocuklar okula aittir, çocuklar okulda öğrenir, çocuklara yalnız okulda bir şey öğretilebilir (Illich, 1985:38). Çocukların okula ait olması ile siyasal erke ait olması arasında göz alıcı bir koşutluk vardır. Çoğu insan, eğitim kurumuna girerek, eğitilmenin kendi özgür iradesi ile gerçekleştirdiği bir eylem olduğu kanısını taşır. Oysa, siyasal sistem, eğitim kurumları felsefesi ile kimi nerede, nasıl ve niçin eğiteceğini belirlemiştir. Zaman içinde ise, onu ön gördüğü doğrultuda, sanki onun beklenti, beceri ve yeteneklerini dikkate alıyormuş gibi yaparak, yönlendirir. Oysa gerçek yönlenme, bireyin kendi gizil yeteneklerini kendi başına keşfederek, istediği zaman, istediği yere, istediği şekilde yönelmesidir.

Eğitim kurumunun bir diğer dayatması, çocuğun okulda öğrendiği aldatmacısıdır. Aslında bu bir ölçüde doğrudur. Çocuk, okulda öğrenir ama öğrendiği siyasal erkin kendisine yüklediği rol kapsamındaki bir beyin yıkama sürecinden başka bir şey değildir. Örneğin, birey yurttaş olmayı okulda öğrenir; aslında yurttaş olma bireyin öğrendiği bir şey değil; ona yüklenen bir roldür. Örneğin, birey sunulanlara razı olmayı okul öğrenir. Ama bu onun öğrendiği bir şey değil eğitim kurumunun öğrettiği şeydir.

Eğitim kurumu bir diğer açıdan; bireyin sorgulayamayacağı bir yaşam alanı (verili özgürlük) düzenler (birey bunu kendisinin düzenlediği sanısına sahiptir) ve o yaşam alanı içinde, bireyi oyalanacağı araçlarla donatır (birey araçları kendisinin seçtiği sanısına sahiptir). Bu nedenle de; siyasal sistemin eğitimdeki hedef ve yöntemleri konusunda uzlaşma sağlanması güçleşmektedir. Fakat, eğitimin hedef ve yöntemlerinin iktidardaki siyasal sistem mensuplarının amaç ve çıkarlarını yansıttığı bir gerçektir (Spring, 1991:99).

18. yüzyılda; Montesquieu şöyle söylemiştir: birbirinden farklı üç türlü eğitim görüyoruz: babaların eğitimi, öğretmenlerin eğitimi (devlet eğitimi olarak anlamak gerekir) ve yaşamın eğitimi (Bumin, 1983:52). Bugün 21. yüzyılın eşiğinde ise çoklu gibi görünen tek tip bir eğitim görüyoruz: siyasal sistem denetiminde uzmanlık eğitimi görünümünde demokratik olamayacak birey eğitimi.

Demokrasi Kavramının Kökenine Dair

M.Ö. 5. yüzyılın ilk yarısında, Eski Yunan ve Roma siyasal düşünce ve kurumlarında, günümüze kadar etkileri giderek artan bir dönüşüm yaşandı. En basit şekli ile yaşanan şey, hatırlanması olanaksız bir zamandan beri, aristokratlar, oligarklar, monarklar ve tiranlar gibi çeşitli demokratik olmayan yöneticiler tarafından yönetilmiş birkaç kent-devletinde, önemli sayıda özgür, yetişkin erkeğin yurttaş olarak yönetime doğrudan katılma hakkını elde etmesiydi (Dahl, 1996:15). O gün bu gündür, insan oğlunun demokratikleşme çabası olabildiğince devam etmektedir.

Demokrasi açık ve net bir kavram değildir. Ya da 2500 yıldır, siyasal güç odakları, demokrasi kavramının açık ve net bir kavram olmasından yana olmamışlardır. Bu karmaşıklık, demokrasi kavramının temel unsuru olan demos (halk) kavramından kaynaklanmaktadır. Sartori, halk kavramının 6 farklı yorumuna değinmektedir (Sartori, 1996:23).

  • Halk sözcük anlamına göre herkes demektir.
  • Halk sayısı belirsiz büyük bir kesim, pek çok insan demektir.
  • Halk aşağı sınıf demektir.
  • Halk bölünmez bir varlık, organik bir bütündür.
  • Halk salt çoğunluk ilkesi ile beliren büyük kesimdir.
  • Halk sınırlı çoğunluk ilkesi ile beliren büyük kesimdir.

    Burada betimlenen “halk” kavramı ile ilgili başka betimlemelerde yapılabilir: Halk, eğitimli bireylerin ön planda olduğu bütündür. Halk, görece zengin bireylerin egemen olduğu bir bütündür. Halk cinsiyetin ön plana alındığı bir bütündür. Halk aynı dili konuşan insanların oluşturduğu bir bütündür. Halk, belirli yaşlardaki insanlardan oluşan bütündür. Görüldüğü, halk kavramının betimlenmesindeki sorun, 2500 yıldır, demokrasi kavramının da farklı farklı şekillerde değerlendirilmesine neden olmaktadır.

    2500 yıl önce nedenleri betimlenemez bir şekilde ortaya çıkan demokrasi kavramının temeline “eşitlik” kavramını aldığımızda belki çözümleme biraz daha sağlıklı olacaktır. Buradaki eşitlik göreceli bir eşitlik değil, mutlak bir eşitlik olarak düşünülmelidir. Mutlak eşitlik kavramı üzerinde düşünebilecek insanlar ise eğitimli bireylerdir. Eğitilme ya da kendini eğitme olanağı bulamamış bir insanı içinde barındıran bir halk, demokrasi ile yönetilmiyor demektir. Bir diğer nokta; eğitim süreci sonunda olgunlaşarak halkın bir üyesi olma yaşı ne olmalıdır. Bunu şimdilik hukuk ve sosyal psikoloji alanına bırakarak devam edebiliriz. Biz yine de kurgusal olarak, bu yaşı 18 olarak alalım. Öyle ise, halk 18 yaşına gelmiş bireylerden oluşan bütündür. 18 yaşında, seçen ve seçilebilen (buradaki seçme ve seçilme kavramları a priori bir durum olarak algılanmalıdır) yurttaşların oluşturduğu siyasal sistem de; demokrasidir.

    Demokrasi bu yönü ile ele alındığında; eğitim olgusundan neredeyse bağımsız bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır. Demokrasinin çerçevesini dolduran en temel süreç ise; kurumsal ve kuramsal olarak pozitif hukuktur. Bu hukuk çerçevesini dolduracak olan eğitimli bireylerdir. Eğitimli bireyden kastedilen ise; siyasal sistem denetimindeki okul kurumu mezun ya da mensupları değildir. Çünkü, onlar özgür de değildir; özgürleyici de değildir.

    Demokraside tarafların ne oranda ne şekilde temsil edilecekleri konusu ise, konumuzun dışında olsa da; şöyle bir çerçeve çizilmesi yararlı olacaktır: temsil edilemediği için varoluşunu risk altında gören bir tek insan varsa; demokrasi kurumsal ve kuramsal olarak ciddi eksiklikler taşıdığı ileri sürülebilir.

    Süreç Olarak Demokratikleşme(me) Ve Eğitim Kurumlarının Gelişimi

    Eski Yunandaki aristokratik demokrasi ve Roma’nın cumhuriyeti andırır yönetimleri, sadece üst tabakadaki bir kısım insanın, kendi aralarındaki demokratikleşme çabaları idi. İngiltere’de 1215’de yayınlanan Magna Charta Libertatum ve 1628’de İngiliz Parlamentosunun kurulması da gene geleneksel kalıplar içinde üst tabaka insanlarına özgürlük ve eşitlik veriyordu. Avrupa kıtası yüzlerce yıldan beri; kilise ve maddi-manevi ayrıcalıklara sahip aristokrat sınıf tarafından desteklendiği için, yönetim biçimlerinin değişmesi uzun düşünsel hazırlıklar ve kanlı devrimlerle mümkün olmuştur. İlk önce imparatorlar ve aristokrat sınıf, kilisenin baskısından kurtulmak için değişik inanç gruplarını destekleyerek Roma kilisesinden bağımsızlaşmışlar; daha sonra da kilise ve aydınların işbirliği ile krallık ve aristokratlara başkaldırmışlar; bu başkaldırıları ticaret yolu ile zenginleşen fakat asalet sahibi olmayan bir kesim de (burjuva) desteklemiştir. 1789 Fransız İhtilali ile en görkemli çıkışını yapan bu politik başkaldırı; Fransa’dan başlayarak, sonraki yüzyıllarda bütün dünyaya dalga dalga yayılmıştır. Ancak, İngiltere, İspanya, Hollanda, İsveç, Danimarka v.s. gibi bir çok Batı ve Kuzey Avrupa ülkesinde yeni gelişmelere göre, yeni politikalar üretilmiş; parlamenter sistemle halkı da yönetime katarak krallık sistemini sürdürmüşlerdir (Ergün, 1987:215-216). Bu bağlamda düşünüldüğünde; söz konusu ülkeler en azından biçimsel açıdan demokratik sistemler olarak düşünülmemelidir. Ama yazık ki dünyanın geri kalanındaki demokrasiler; biçimsel açıdan uygun olmakla birlikte içerik bağlamında yeterince güven vermedikleri için; söz konusu krallıklar, bugün dünyanın en gelişmiş demokratik sistemleri olarak algılanmaktadır.

    Avrupa kanlı bir tarihsel sürecin ardından demokratik sistemlere doğru evrilirken; Kuzey Amerika 1776’da teorik temelleri sağlam atılmış bir demokratik sistem kurmaya başlamıştır. Ancak ne yazık ki, teorik temelleri sağlam atılmış bu demokratik sistem 19. yüzyılın sonlarından itibaren emperyalist bir güce dönüşmüştür.

    1776’da Amerika’nın, 1789’da Fransa’nın yayınladığı çeşitli bildirgelerde, insan hakları üzerinde durulmuş; ancak eğitimin de temel insan haklarından biri olduğu üzerinde durulmamıştır. 1936 Sovyet Anayasasında kısıtlı olarak sözü geçen herkese eşit eğitim-öğretim hakkı, 1947’de UNESCO İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile resmileşmiştir (Ergün, 1987:216). Görüldüğü gibi, demokratik sistemlerin oluşumu ile eğitimin yaygınlaşması arasında doğrusal bir ilişki hiçbir zaman var olmamıştır.

    Eğitimli Birey ile Demokratik Birey Arasında Doğrusal Bir İlişki Olmadığına İlişkin Bir Analiz

    Demokratik birey, farklılıkların farkındadır, eğitimli birey ise kendisine gösterilen farklılıkların farkındadır.

    Demokratik birey farklılıkları sever (saygı sevmekten türeyen bir algı olarak düşünülmelidir, bir şeyi sevmeye zorlanamayız ancak bir şeye saygı duymaya zorlanabiliriz; yasa, gelenek, kural...vb ile.). Eğitimli birey farklılıklara saygı duyar, bu duyuşsal davranış ise (tutum değil), okulun ondan beklediği bir roldür.

    Demokratik birey sosyal bir varlık olarak toplumsal birlikteliğe inanır. Eğitimli birey, sosyal bir varlık olarak benzerliklerin birlikteliğine inanır.

    Demokratik birey, tek tip insanla, yaşamın tekdüze bir sürece dönüşeceğinin farkındadır. Eğitimli bireyin böyle bir algısı yoktur. Çünkü, okul ona geleceğe ilişkin algı yüklemeleri yapmaktan kaçınır. Bu yüzden eğitimli insanın yüzü geçmişe dönüktür. Eğitim kurumlarının özellikle Tarih öğretim programı buna en çok hizmet eden araçtır. Tarih; geçmişi betimleyerek bugünü anlamlandırma ve geleceğe yönelik projeksiyonlar geliştirmekten uzaktır. Tarih, bireyi, geçmişe götürerek, bütün bilişsel ve duyuşsal aktiviteleri ile orada hapsolmasını sağlar. Burada kendisine sunulan reel olmayan bir aitlik duygusudur. Bu aitliğin dışına çıktığında kendini yalnız ve çaresiz hisseder. Bu nedenle de, birey benzerlerini arar, benzerleri ile birlikte olmadığında mutlu olamaz. Ancak bu mutluluk da, sanal ve verili olduğu için; mutsuzluğunun nedeni olarak farklılıkları görür.

    Demokratik insan tek tip insanla yaşamın, canlılık ve güzelliği yok edeceğini öngörür. Bu nedenle de farklılıklardan beslenmesi gerektiğini bilir. Eğitimli insan, farklılıkları, çatışma ve sorun kaynağı olarak algılar. Çatışma ve sorunu çözmenin yolu ise; benzeşmektir. Okul bizi birbirimize benzetir.

    Demokratik insan, farklı insanlarla birlikteliğin, yaşama anlamlandırmanın yegane yolu olduğunun bilincindedir. Eğitimli insanın yaşamı anlamlandırma çabası yoktur. Yaşamı anlamlandırma geleceğe yönelik olarak atılmış bir adımdır. Eğitimli insanın ise; yüzü yukarıda değinildiği gibi geçmişe dönüktür. Demokratik birey, hiçbir insanın bir başka insandan üstün olmadığının a priori bilgisine sahiptir. Eğitimli insan, eğitim kurumlarının işleyişini kaçınılmaz doğal kurgu gibi gördüğü için, bu kurgunun kendisi ve diğerleri diye yaptığı ayrımı da doğal ve kaçınılmaz bulur. Ulusların eğitim sistemi, bu açıdan korkunç önyargılarla doludur. Amerika’da ilkokullar çocuklara Amerikanın bir “Tanrı cenneti” olduğunu; İngiliz okulları, sömürgeciliği ilkellere ve gelişmemiş olanlara uygarlık götürmek olduğunu, bütün Almanların kötü olduğunu; eski Sovyetler Birliği okulları, komünistlerin erdemli, anarşistlerin kötü, burjuvaların sapık olduğunu; Japon okulları, imparatorun güneşin oğlu olduğunu, Japonya’nın dünyanın diğer bölgelerinden üstün olduğunu öğretirler (Russell ve Russell, 1979:195). Bu ve buna benzer önyargılar, hemen hemen bütün ulusal eğitim sistemlerinde yer almaktadır.

    Demokratik birey, seçme özgürlüğünün insanı insan yapan en temel faktör olduğunun farkındadır. Eğitimli birey de seçer ama kendisine sunulmuş olanlar arasından...
    Demokratik birey, insanın özgürleyici olması gerekliğine tutum düzeyinde sahiptir. Eğitimli birey özgürdür ama özgürleyici değildir.

    Bunun dışında;

    Eğitimli insan, ideolojik bir aygıt olarak siyasal sistemin temel kurgusu olan okul kurumu ile sınırlandırılmıştır. İdeolojik bir aygıt olarak okul, farklılığı onaylamaz.
    Eğitimli insan, okul kurumunun kendisine sunduğu ile yetinmek zorundadır.
    Eğitimli insan, öngörülen standartlara uymak zorundadır.
    Eğitimli insan, kendi belirlemediği kurallar ile yaşamaya mahkum edilmiştir.

    Tartışma

    Birey olarak yaşamımın anlamı nedir? Bu soruya bir çırpıda yanıt bulmak çok zor. Ama en azından bu yanıtın içinde, eğitim kurumlarının yaşamımıza anlam kattığı düşüncesi artık çok önemli bir yer almayacaktır. Okul, siyasal sistemin bir aygıtı olarak, bireye yaşamın nasıl anlamlandırılacağına ilişkin bir yol haritası çizmektedir. Bu yol haritası, çocuk doğduğu andan itibaren, eğitimli anne-babalar aracılığıyla önüne serilmekte, sonrasında ise, okul kurumu aracılığıyla resmi bir propagandaya dönüşmektedir. Dolayısıyla, bireyin bu yol haritası üzerinde düşünme, sorgulama ve onu değiştirme gibi ayrıcalıkları yoktur.

    Okul, bireyi ön yargılarla donatmaktadır. Okul, ortalama insanın zihinsel tasarımında, bilim ve bilginin, bilim ve bilimsel düşünmenin edinildiği yer olarak betimlendiği için, onun sunduğu her şey de doğruluk ve hakkaniyet ölçüsündedir. Örneğin, birey ilkokuldan itibaren demokratik yönetimin en ideal yönetim biçimi olduğu bilgisi ile eğitilir. Bu neredeyse mutlak bilgidir. İçinde yaşadığı siyasal sistem de demokratik bir rejimdir. Öyle ise, birey ideal bir siyasal sistem içinde yaşadığına inanır. Bir zaman sonra, öğrendiklerinin çoğunun doğru olmadığının farkına vardığında, demokrasiyi kendi siyasal amaçlarına ulaşmada etkili bir araç olarak nasıl kullanacağının planlarını yapar. Yani, siyasal sistemin yaptığı gibi, o da farklı pencereden “demokrasi”yi kirletir. Oysa, eğitim kurumlarında, demokrasinin bir “ütopya” olduğu ve onu ulaşmak için neler yapılacağının tartışması yapılabilse; birey gerçekten demokratik olma yönünde daha fazla çaba harcamaya hazır hale gelebilir.

    Okul bireyin mutluluğunu sağlama yönünde işlevsel olmalıdır. Bireyin mutluluğu; devletin (siyasal gücün) okuldan beklentilerine kurban edilemeyecek kadar değerlidir. Küreselleşen (!!!) dünya’da, okul kurumu, “dünya yurttaşlığı” hedefini gerçekleştirmeye yönelmelidir. Aksi takdirde; bilinen insanlık tarihi sürecinin kanlı ve önyargılarla dolu yüzü, bundan sonraki yüzyıllarda da devam edebilir. Okulun, bu süreci önyargılardan arınık ve barışcıl bir sürece dönüştürme işlevselliği sağlanmalıdır. Okulun, bunu yapabilecek güce sahip olduğuna inanıyorum. İnsanların da inanması şartıyla…


  • [ Tam Metin ]
    [ Yazım Kuralları | Editörler | Dergi Hakkında | İçindekiler | Arşiv | Yayın Arama | Ana Sayfa | E-Posta ]


    tarafından geliştirilmiştir